Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat

Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat, ASAM, 1992, Ankara
Şeyh Sait İsyanı’nı temelleriyle birlikte ele alır.
Ayaklanmalar, insanların  bir arada yaşamaya başladıkları dönemden itibaren görülen toplu olaylardır. Türk ve Türk -İslâm tarihinde de görülen çeşitli ayaklanmalardan hepsinde, ayaklanma faktörleri az  çok aynı iken, hemen hemen hepsinde ortak olan yön dinî içerikli olmalarıdır.
XIX. yy.’da ayaklanmaların yoğunlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması olayı ile yakından ilgilidir.
XVIII. yy.’da Rusya’nın zaman zaman Avusturya ile de birleşerek Osmanlı İmparatorluğu’na saldırısı olmuştur. Ruslar, 1783’de Kırım’ı ele geçirmiş Karadeniz’e inmişlerdir. Bu yayılma stratejisi bir yandan Boğazlar’a karşı, diğer yandan da İskenderun ve Basra Körfezi’ne yönelikti. Rusların bu politikası İngiltere ve Fransa’nın da menfaatlerini tehdit ediyordu. İngiltere ile Rusya arasındaki bu çıkar savaşı İngiltere’yi Osmanlı İmparatorluğu’nu koruma politikasına sevketti. Bu İngiliz politikası, 1878 Berlin Kongresi’ne kadar sürecektir. İngilizlerin bu tutumu, Kırım Savaşı (1853-1854)’nda İngilizlerin Ruslara cephe almasına yol açarken, Boğazlar milletler arası mesele durumuna geldi. İngiltere’nin bu tutumu, Rusya’nın politika değiştirmesine yol açtı. Yeni politikasında Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanları tahrike başladı.
Esasen Fransız İhtilâli’nin getirdiği akımlardan birisi olan özel anlamda milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu bünyesine de sıçramış ve özellikle Hıristiyan tebaada kendisini göstermeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan unsurların millî hareketleri, sevk ve desteklenmelerinde hemen hemen bütün Avrupa’nın parmağı vardı ve Hıristiyan Avrupa olayı, Hıristiyanların Müslüman Türklere direnişi olarak görüyordu. Osmanlı bünyesindeki Sırp, Romen, Yunan ve Bulgar unsurların direnişlerinin çehresinde bu gerçek vardır. Bunların imparatorluk bünyelerinden ayrılmaları Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve teşvikteki işbirliğinin bir sonucudur.
Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması olayı, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin marifeti idi. Amaç, Yunanistan isyanının bağımsızlıkla sonuçlanmasını sağlamaktı. Donanmanın mevcudiyetine rağmen başarıya ulaşmış ve bağımsızlıkla noktalamış bir Yunan isyanı düşünülmezdi. Nitekim bekledikleri sonucu aldılar.
Rusya, Balkanların büyük bir kısmını XIX. yy. içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmayı başarmıştı. Artık Çarlık Rusyası’nın gündeminde, İmparatorluğun doğu toprakları vardı. Bu yeni Rus politikası ile Doğu Anadolu’da olaylar, Ermenileri tahrikle, 1876’da başlatılmış oluyordu. Ermenilerin tahriki konusu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu toprakları ile Rusların ilgilenmesi,İngilizlerin menfaat alanına giriyordu. Böylece Rusya ve İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu kesimi için, Ermeni kozu etrafında menfaat sürtüşmesine girdiler. Hıristiyan Avrupa, Osmanlı bünyesindeki Hıristiyan unsurların hâmiliğini XIX. yy. başlarından itibaren başlayarak sürdürmüşken, bu imparatorluğun içerisindeki Müslüman unsurların isyanına ise, özel menfaatleri gerekli kıldığı hallerde destek sağlamıştır.
1890 yılından sonra, Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki, çeşitli unsurlara duyduğu ilgi yeni bir mahiyet kazandı. Bu yeni ihtiras döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nu yağmalama amacı güdülüyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile Almanlar yakınlaşmaya başlayıp, 1900 yılında Bağdat demiryolu için bu iki ülke arasında dayanışma başlayınca, İngiltere ve Rusya ortaya ‘Şark Meselesi’ni attılar. Bu yeni strateji çok çeşitli taktiklerle uygulamaya getirilirken, kitapta incelenen kısım itibariyle Şark Meselesi, bir yandan Arapları Türklere karşı kışkırtırken, imparatorluğun Türk ve Müslüman olan unsurları arasındaki bütünlüğü de parçalamayı amaçladı. Ermenilerin tahriki yanında diğer yanda da ayaklanmaya teşvik edilen kesim Türklüğün eski unsurlarından ‘Kürtler’di.
M.K. Öke, D. Kınnane ve E.O’Ballance’nin belirttikleri gibi XIX. yüzyılda Anadolu kırsalında bazı isyanlar patlak vermiştir. Ancak, bunlar herhangi bir siyasi muhtevadan yoksun daha ziyade feodal ayaklanmalardır.
Orta Doğu’nun emperyalizmin iştahını kabartan genel ve özel vasıfları vardı. Genel özellikleri arasında, Batının ’emperyalist maddî çıkarcılığı’ ve hususi özellikleri arasında da, Hıristiyan Batı’nın ‘Müslüman Türk’e duyduğu tarihi husumet’ başta geliyordu. 1071-1683 tarihleri arasında ‘Şark Meselesi’ savunmasındaki Avrupa’nın durumunu anlatır, Hıristiyan Batı, Türkleri Avrupa’ya sokmak istememiş, Anadolu’ya giren Türklerin bu topraklarda kök salmasını kabullenmemiş, Rumeli’ye geçişlerini önlemek istemiş, İstanbul’un fethini engellemeye çalışmış ve Avrupa içlerine girişlerine mani olmak istemişti. Şark Meselesi’nin ikinci safhasında, Avrupa saldırıya geçmiştir. Bu dönemde Hıristiyan Batı, Balkanlardaki Hıristiyan unsurları İmparatorluğa karşı ayaklanmaya teşvik etmiş bu maksatla, Bâb-ı Âli’ye baskı yapmış, Türkleri Balkanlardan atmak, İstanbul’u Türklerden geri almak, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprakları üzerinde yaşayan Hıristiyan cemaatleri isyan ettirmek ve Anadolu’yu parçalayarak Türkleri Anadolu’dan çıkarmak istemiştir.
Bu izah ışığında, Anadolu ayaklanmalarının Şark Meselesi’nin maddî, stratejik ve psikolojik sebepleri vardır. XIX. yy. Avrupa’nın sanayi için ham maddeye, üretimi için pazara, sermayesi için emeğe ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçlar için, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprakları çok uygundur. Bu bölge kolonileri, pazarları ve etki sahalarını korumak için stratejik öneme haizdir.
Selçuklu ve Türkmen Atabeylikleri ile başlayan Anadolu Müslüman Türk Tarihi, Osmanlılara gelinceye ve ayaklanmaların yoğunlaştığı son yüzyıla varıncaya kadar bir çok toplu olaya şahit olmuştu. Bunlardan en büyüğü Baba İshak (Babai) isyanı idi. Dinî karakter taşıyan ilk büyük olay olan bu isyanda Baba İshak peygamberliğini ilân edip, 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne baş kaldırmıştı. İsyan kısa zamanda, kadın ve çocukların dışında, binlerce isyancının öldürülmesi ile bastırılmıştı. Ancak, zayıf düşen Anadolu Selçukluları, İran’da fırsat bekleyen Moğolların saldırısına uğradı. 1243 yılında kaybedilen Kösedağ Savaşı’ndan sonra, Anadolu Moğol hâkimiyetine girdi.
Selçuklu Devleti’nin çözülmesinden sonra, Anadolu’da irili ufaklı birçok Türk beyliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan en güçlüsü olan Osmanlılar, kısa zamanda Anadolu’da Türk birliğini kurmayı başardı. Bu Beylik, kısa zamanda üç kıtada hâkimiyet kuran bir İmparatorluk haline geldi. Ancak, XVII. yy. da patlak veren Celali İsyanları’ndan sonra, İmparatorluğun tekrar toplanması mümkün olmadı. XVII. ve XVIII. yy. ıslahatları çöküşü önlemeye yetmedi. İç meselelere sosyal, ekonomik ve politik çözümler getirilemiyordu. XIX. yy.’da, İmparatorluk Batının denge politikası ile ayakta duruyordu. Bu dönemde, Batıdan alınmak istenen teknik bilgi ve metodu kabul edemeyen ve devlete karşı direnen, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ve 1807’de Nizam-ı Cedid’i yıkan Kabakçı Mustafa Cumhuriyetten sonraki ayaklanmalarda ve Şeyh Sait ayaklanmasında da görülmektedir.
Kitapta inceleme konusu olan ‘Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı; Karakteri ve Dönemindeki İç ve Dış Faktörler’in seçilmesi, Şark Meselesi’nin güncelliğine, yeni boyutlar kazanarak devam ettirilmekte olması yol açmıştır. 1980-90’lı yıllarda terörle bütünleşen bölücü faaliyet; irtica-bölücülük, komünizm-bölücülük, mezhep ayrımcılığı-bölücülük, komşu ülkelerle olan ihtilâflar-bölücülük ve terör-bölücülük özelliklerini de beraberinde taşımaktadır. Türkiye’nin rejimi, milleti, vatanı ve kültürü ile, beka ve bütünlüğünü en fazla tehdit eden unsur  ‘bölücülük’tür. Bugünkü bölücü hareketin, iyi anlatılabilmesi için bölücü cereyanın yakın geçmişinin bilinmesi gerekmekte idi. Yaşanan olaylar, yakın geçmişin devamı idiler. Olaylara etkisi olan çevreler ve faktörler de değişmemişti. Bu sebeple Doğuda cereyan etmiş birçok olaydan ‘Şeyh Sait Olayı’ incelemeye alınmış, inceleme yapılırken muhtelif faktörlerin yanı sıra olayın sahneye çıkışında ve gelişmesinde etkili olmuş karşı şöven hareketler yaşanmış ise, olayların bu boyutu da ele alınmıştır.
Kitabın giriş kısmında, 1924 yılı olaylarına ve bu olayları doğuran faktörlerin öncesine dair genel bilgi verilmiştir. Daha sonra, Şeyh Sait olayına geçilmiştir. Olayın karakterini tayin edici slogan ve mesajlar incelenip olayın sonuçları üzerinde durulmuştur. Olayın seyrinden çıkarılan ve karakterinin tayininde yararlı olabilecek tespitler incelenmiştir.
Şeyh Sait olayının anlatımına geçilmeden evvel ismini bu ayaklanmaya veren liderlerin tanıtılmasında zaruret görülmüştür. Karakterine, fiziğine, zihniyetine dair bilgi verilmesi cihetine gidilmiştir. Kendisine yöneltilen ithamlara, her iki taraftan ölümüne sebebiyet verdiği insan sayısı ve yıkılmasına yol açtığı ev adedine dair açıklamalar yapılmıştır.
Şeyh Sait ayaklanmasının Kürtçü bir muhteva kazanması için çalışan Azadi ve Azadi’ye ortam ve kadro sağlayan aynı amaçlı, daha evvel kurulmuş örgütler hakkında bilgi verilmiştir. Bu münasebetle, dönemin bu ideolojiye organlık yapan yayınları ve konuya ilgi duyan diğer yayınları üzerinde durulmuştur. Olaydaki merkez örgüt karakteri arzeden Azadi’nin, döneminin Ermeni ağırlıklı örgütü olan Hoybun ile ilişkileri tartışılmıştır.
Ayaklanma bölgesinin tarihi de müstakil bir bölümde ele alınmış, tarihî seyir içerisinde bölgede yaşamış topluluklar ve kurulmuş yönetimlere dair bilgi verilmiştir. Şeyh Sait olayının karakteri üzerinde ileri sürülen iddialardan birisi de ‘Milli Kurtuluş Hareketi’ olabileceği hususu olunca bölge halkının etnik kimliği de inceleme metnine alınmıştır.
Ayaklanmanın ‘Milli Kurtuluş Hareketi’ olduğu yolundaki iddiaların yoğunluğu, konunun bu yönünün özel olarak ele alınmasını gerektirmiştir. Bu maksatla olayın yakın geçmişine ve aynı dönemdeki bazı olaylara dair de bilgi verilmiştir. Olaydan sonra gelişen ve olayla bağıntısı üzerinde durulan cereyanlara da yer verilmiştir. Bu münasebetle dönemin iz bırakan ve konuyla ilgili olan olaylarından Halit Paşa Vak’asına, ortak muhteva taşıdığı itibariyle üzerinde bazı iddialarla durulan Said-i Nursî’ye yer verilmiştir. Kemalist ideoloji, Kürtçülüğe ve Nurculuğa genel anlamda karşı iken ve inceleme metninin her bölümünde bu husus kaçınılmaz olarak yer alırken, Atatürk’ün özelde Şeyh Sait olayı karşısındaki tavrına açıklık getirilmiştir. Şeyh Sait Olayı merkez alınıp dönemin sosyal ve kültürel olayları üzerinde durulmuştur.
Olayın karakteri üzerinde iddia ileri süren muhtelif örgütlerin görüşlerinden pasajlar ele alınmış her bir görüş, önce kendi içerisinde tartışılmış, daha sonra genel tahlile tâbi tutulmuştur. Sonuç bölümünde ise olayın karakterine konulan teşhis açıklanmıştır. ‘Cumhuriyet’in Kuruluşu ve İlk inkılâp Hareketleri’ bölümünde; Atatürk, TBMM’de oluşan I. ve II. Gruplar karşısında aldığı siyasî tavır, bu grupların doğuşu, gelişmenin seyri ve sonuçlanması, Halifeliğin İlgası, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Haribiye-i Umumiye Vekâletinin ilgası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü konusunda açıklama yapılmış, ayrıca dönemin siyasî kadroları, siyasî olayları ve taraflardan siyasîlerin bu olaylar karşısında sergiledikleri tutumlara dair geniş bilgi verilmiştir.
Kitapta olayın kahramanlarının büyük çoğunluğunun aşiretlere mensup sade vatandaşlar olduğu belirtilmiştir. Soyadı kanunu çıkmadan bahsi geçen bu şahısların isimleri, bazen aşiretlerinin isimleri ve bazen de köylerinin ismi ile birlikte geçiyordu. Aynı şahıs bazen şeyh ve bazen de kayıtlarda sehven seyyit olarak geçebiliyordu. Aynı şahıs, değişik isimlerle geçtiği için farklı mütalâa edilerek yanılgıya düşebilirdi. Nitekim aynı aşiretten sadece ismi bilinen bir şahıs ağa, efendi ve bey gibi farklı ünvanlarla da anılabiliyordu. Bu durum daha farklı tesirlerin de altında resmî zevatda da gözlenebiliyordu. Kuva-yi Milliye döneminde ‘bey’ diye bilinen zevat giderek paşa rütbesi alıyor, iki isimli bu şahıslar çok yerde bir isimle geçebilirken, bazen de iki ismi ile soyadı kanunundan sonra da üç ismi ile geçebiliyordu. Aynı isimli iki, bazen de üç paşadan aynı görev bölgesinde bahsetmek gerekebiliyordu. Bu durumda, ismi geçen şahısların metindeki bilgilerle sınırlı biyografik bilgileri bir araya getirildi. Böylece ileride yapılacak bu alandaki çalışmalar için şahısların tanımları itibariyle ilk adım atılmış oluyordu.
İncelemenin son bölümüne geniş bir resim albümü bulunmaktadır. Bu albümle, olayların okuyucu gözünde müşahhaslaşması amaçlanmıştır. Burada, isyan olayı ile doğrudan ilgili devlet ricali, isyanla ilişkisi ileri sürülen Terakkiperver Fırka’nın ilgililerinin, ayaklanma olayına katılan zevat ve ayaklanmaya fikri zemin hazırlayan örgüt ve basın organlarının mensuplarının resimlerine yer verilmiştir.
Albümden sonra ekler bölümüne yer verilmiştir. Bu bölümde, olay bölgenin etnik kimliğini ve olayların gelişme seyrini gösteren haritalara; isyanla ilgili dönemin yayın organlarından örneklere, ilgili bazı kanun metinlerine, o dönemde dağıtılmış bazı bildirilerle, beyanat metinleri türünden dokümanlara yer verilmiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir