Aylık arşivler: Eylül 2012

WILLIAM SHAKESPEARE-OTHELLO (ALINTILAR)

 Aslında daha erken bitirebilirdim. Ama her elime alıp biraz okuduğumda Othello sinirimi bozuyordu ve bende okumaya ara veriyordum. Gerçek hayatta Othello kadar saf insanların olduğunu düşünmek çok korkunç. Herkese karşı sorgulamasız bir güven duyuyor ve bunun sonucunda hayatı mahvoluyor.   Bazen insanlara aşırı güven duymak insanın kendine verebileceği en büyük zarar oluyor.  William Shakespeare, Othello eserinde bunu çok güzel bir şekilde anlatmış.Herkes bu eserden kendine ders çıkarabilir.

ALINTILAR:

Çaresi kalmayınca dertlerin, acılar diner.
İyileşme umuduyla duyulan acı, 
daha beterini görünce söner
Emeğimin karşılığını da aldım hikayem bitince, 
Acılarıma karşılık bir iç çekişler dünyası sundu bana.
Kötünün asıl yüzünü göremezsin kötülük yapmadıkça.
Bazen rezil şeylerinde sokulmadığı bir saray bulunur mu dünyada ?
Ya bir tek temiz kalp var mıdır ?
Kuruntularla doğru düşüncelerin hüküm sürmediği.

PUANIM:

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

MERHABALAR; 
Yine bir Demet Altınyeleklioğlu kitabıyla karşınızdayım;

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

İKTİDARA GİDEN YOLDA HÜRREM’İN İZİNDEN YÜRÜYECEKTİ

ARKA KAPAKTAN;

GÜZELLER GÜZELİ CECİLİA BAFFO’YDU O…
Venedik Venedik olalı, ondan güzelini görmemişti. Altın Kız derlerdi ona. Serenatlar ona yapılır, aşk şiirleri onu anlatırdı. “Güneş doğudan değil, Cecilia’nın gözlerinden doğar, onun gözlerinden batar. Yıldızlar gözlerinde parıldar” derdi şarkılar. Ancak kaderin rüzgarı yaman esecek, Cecilia kaçırılacak ve Sultan Süleyman’ın haremine savrulacaktı. Rüyaların kraliçesi, artık bir köleydi. Haremi birbirine katan cariye Cecilia’nın yolu, Sultan Süleyman’ın, güzellikte kendisiyle yarışan biricik kızı Mihrimah’la kesişti. “Senin adın artık Nurbanu olsun!” dedi Mihrimah. “Tanrı’nın Işığını Saçan Kraliçe…” Nurbanu, güzelliği ve aklıyla büyülediği, Hürrem’in oğlu Şehzade Selim’in ruhunda iktidar fırtınası yaratacaktı. Oysa, Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem, iktidar oyununu Selim’in değil, küçük oğlu Beyazıt’ın üzerine kurmuştu. Ve böylece kayınvalide Hürrem ve gelin Nurbanu arasında amansız bir mücadele başladı…

ÖLÜMÜN KIYISINDA YAŞANAN HAYATLAR. HAREM CEHENNEMİNDEN CENNETE UZANAN BİR YOL. KENDİ DESTANINI YARATAN, OSMANOĞLU’NA KADER KATAN, AYKIRI BİR KADIN. AŞK, ENTRİKA, TUZAK, İHANET…

KİTAPTAN;

“Tarih benim için ne der, umurumda değil. Tarih, kalem kimin elindeyse onun hikayesini anlatır. Bugün kahraman ilan ettiğini, yarın lanetler. Hain diye damgaladığına yarın bir bakarsın alkış tutar. Osmanlı’nın benim hakkımda vereceği hüküm de umurumda değil. Venedik’in dediği de, diyeceği de. Ben bahtımın çizdiği yolda yürüdüm. Başka çarem vardı da yapmadım mı, başka yolum vardı da yürümedim mi? Kader rüzgarsa, insan dediğin de önüne kattığı kuru yaprak. Estimi bir o yana savurur adamı, bir bu yana. Savrula savrula buralara geldim, bunları yaptımsa suç benim mi? Varsın tarih istediğini yazsın. Osmanlı ne bilirse onu desin. Venedik, maskesiz dolaşamadığına bakmadan varsın beni ayıplasın. Hepsi celladın yağlı urganından, kılıcından, baltasından iyidir. Gerçeği, yaşayan bilir. Ben yaşadım. Venedikli Cecilia Baffo’dan Nurbanu doğurdum. Bir cariyeden kraliçe yarattım. Bir sarhoştan kral…

Herkes böyle bilsin. Osmanlı’ya iki padişah veren Nurbanu Valide Sultan’ım ben…” (S. 775,776)


KİTAPTAN NOTLAR;

Karakterler bakımından da Mihrimah’a göre  zengin Nurbanu. Yabancı karakterlerin üzerinde daha fazla durulmuş…  Jeanne d’Aragon unvanlı Guilla Collona ayrıntılı şekilde ele alınmış. Fiziğinden düşüncelerine, yaşantısına kadar… Karşımıza Şarlken ve karısı, Andre Doria, devrin iki papası da çıkıyor aynı zamanda. Özellikle Kutsal Gelin’in bulunduğu bölümler ilgi çekici ve farklı olmuş. Haçlı çağrısı için yapılan toplantı Osmanlı düşmanlarının gözüyle anlatılmış okuyucuya. Bir taraftan da Venedik, Papalık, çeşitli Avrupa saraylarında geçen bölümleri de özellikle kitabın birinci bölümünde oldukça fazla yer kaplıyor.

Tarihi olarak aynı dönemde ve aynı ortamda yani sarayda yaşamalarından dolayı karşımıza Hürrem ve Mihrimah da çıkıyor. Ancak tabiî ki bu kitapta Yazar, Hürrem ve Mihrimah’ı yan karakter olarak kullanmış doğal olarak… Başlarda yine de hatırı sayılır kez sahneye çıkan Hürrem ve Mihrimah, ikinci bölümde sadece gözükmekle yetiniyorlar. Hürrem gözükmese de Nurbanu’nun hayatında etkileri devam etmekte elbette…

Başlangıçta romana uzun süre Barbaros Hayreddin Paşa’nın Kızıl Kadırgası ev sahipliği yapıyor. Aynı kadırga Mihrimah ve Alaiyeli’nin karşılaştıkları yer olsa da Nurbanu’nun hayatında daha fazla yer kaplamış…. Kadırga ve deniz sahneleri romana farklı bir hava kazandırmış. Yazar denizcilik terimlerini kullanırken son derece iyi iş çıkarmış.. İhsan Oktay Anar’ın “AMAT”ında karşılaştığım, tanıdık gelen dönemin denizcilik terimleri ustalıkla yerini almış romanda…
Venedikli Cecilia ile Osmanlı Nurbanu arasındaki aidiyet ikilemi de gözler önüne seriliyor sıklıkla. Kıbrıs’ın Fethi, Preveze Savaşı, İnebahtı Savaşı gibi devrin tarihi olayları da Nurbanu’nun aidiyet ikilemi eşliğinde sunuluyor. Nurbanu’nun  ikilemi yalnız vatan kısmıyla kalmıyor, bir de işin içinde din kısmı da var. Bu tarafıyla Nurbanu Hürrem’e ve belki bilmediğimiz pek çok saray kadınına benziyor… mutlaka insanın doğduğundan beri ait olduğu dini, ismini değiştirmesi zordur. Geçmişi yok saymak zorunda kalması da bir o kadar iç burkucu…
Hürrem’in başlarda kızı gibi gördüğü, yetişmesine katkı sağladığı ve yine Hürrem’in desteğiyle kraliçe olmak için yola çıkan Nurbanu’nun ilerleyen zamanda Hürrem’le karşı karşıya gelişi kitabın diğer konularından… bunda en önemli etken Hürrem’in oğlu Mehmet’in ölümünden sonra “İktidar Oyunu”nu küçük oğlu Beyazıt üzerine oynarken; Nurbanu’nun Selim’in içinde bir iktidar ateşi yakmasıdır elbette….( Roman boyunca Nurbanu’nun “seni han yapacağım, tacı başına koyacağım..v.b söylemlerine sıklıkla yer verilmesi biraz sıkıcı olmuş… Bir de Nurbanu’nun sıklıkla “karanlık sulardayım” söylemi de roman boyunca çok sık yer alan cümlelerden… ) 

Her ne kadar aralarında mücadele devam etse de romanın sonunda Nurbanu’nun kitabın son kısımlarındaki Nurbanu’nun Hürrem’e geri dönüşü bir tür itiraf gibi olmuş…

Kitapta aynı zamanda II. Selim(Sarı Selim)’i de yakından tanıma şansına erişiyoruz. Nurbanu’yla yaşadığı sorunlu aşkına da göz atıyoruz aynı zamanda. Sarhoşluk ve cariye temasını da II. Selim’le bol bol kullanıyor yazarımız… Yasef Nassi adlı bir yan karakter de bulunuyor aynı zamanda, padişahın yanından ayırmadığı Yahudi bir tüccar… Aslında sarı Selim’i Sarhoş Selim yapan ona kadın bulan adam da diyebiliriz… Maalesef Selim içinde bulunduğu duruma neden olanlardan olsa da ondan vazgeçemiyor…
Ayrıca devrin ünlü simalarından Sokollu Mehmet Paşa da yerini alıyor kitabın sonlarında. Bir de kardeşi, padişahın lalası Kara Mustafa Paşa kitabın önemli karakterlerinden. Nurbanu’nun II. Selim’i onunla aldatması kitapta işlenen konulardan. Aslında Selim’in de bu durumdan haberi olduğunun ima edilmesi biraz sevimsiz olmuş elbette. (Daha önceki yazımda belirttiğim gibi gerçekle fanteziyi karıştıranlar olabilir ve bu tarz ithamların kanıt ya da kayıt olmadan yapılması insanları yanıltabilir… Elbette tarihimizde zaferlerin başarıların yanında karanlık noktalar da var. Belki romanda anlatılan bir takım olaylarda gerçeklik payı da olabilir. Bu roman sadece “Tarih Fantezisi” olarak okunursa sorun yok ama ya gerçekleri saptırıyorsa.) Sonuç itibariyle bu serinin okuyucu kitlesi hiç de az değil….

Kitabı, bir sonraki kitap olan Safiye Sultan’a hazırlık vazifesi yapması amacıyla Nurbanu-Safiye karşılaşmasıyla bitiren yazar yine ilginç bir tablo sunuyor. Yeni kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyor okuyucuya kitabın sonunda…
 

Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle…
SEVGİLER…