Aylık arşivler: Haziran 2012

Hernani / Victor Hugo (Cemil Meriç çevirisi)

Size bir efsaneyi sunuyoruz. Victor Hugo Fransız edebiyatının şahikası… Cemil Meriç hem edebiyatımızın hem de düşünce hayatımzın şahikası…  Ve bu iki dev isim muhteşem bir lirik tiyatro şahikasında bir arada. Victor Hugo’nun şiir tadındaki tiyatro eseri “Hernani” Cemil Meriç’in çevirisyle huzurlarınızda. Üstadın gözlerini kaybettikten sonraki ilk eseridir bu ayrıca. İddia ediyorum ki hayatımda okuduğum en güzel ve kaliteli çeviri….


Künye
Eserin Adı:Hernani
Yazarı: Victor Hugo
Çevirmen: Cemil MERİÇ
Orijinal Adı: Hernani

Yayın Yeri:İstanbul
Yayın Yılı: 1956
Klasik Serisi ve Nosu: Fransız Klasikleri: 211

Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Nuri Conker – M. Kemal Atatürk

Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Nuri Conker – M. Kemal Atatürk, Piyade Okul Komutanlığı, 1981, Ankara

Askerlik mesleği ve subaylığa dair.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yazıp yayınladığı kitapların kalınlık yönünden en ufaklarından biri olan “Zabit ve Kumandan ile Hasbihal” bir göndermeye karşılık olarak hasbihal biçiminde kaleme alınmıştır.
Kitap, Erkanı Harbiye Binbaşısı Mehmet Nuri Bey (Nuri CONKER)’in Balkan Savaşları sonunda 1’inci Tümen arkadaşlarına verdiği konferansların bir araya gelmesinden oluşan “Zabit ve Kumandan” isimli eserine, Bulgaristan’daki Türk Ataşemiliteri Kur.Yb. Mustafa Kemal’in 1914 yılında verdiği cevabıdır.
Balkan savaşı ile 1’inci Dünya Savaşı öncesindeki durumu içeren her iki eser de, tek bir kitap halinde birleştirilmiş olarak bulunmaktadır. ATATÜRK’ün yazdığı kitabı özetleyebilmek için öncelikle Nuri CONKER’in ne yazdığını bilmek gerekir.

1’İNCİ KİTAP: ZABİT VE KUMANDAN (NURİ CONKER)
(1)    BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ
Kitabın giriş bölümünde;
(a)    Harp tarihinin askerlere tecrübe kazandırdığı,
(b)    Harp oyunları ve tatbikatların savaşın birer taklidi olduğu, asıl tecrübenin savaşla kazanıldığı,
(c)    Birçok komutanın savaşı bizzat yaşayarak tecrübe kazandığı,
(ç)  Alman ordusunun bu tecrübeyi kazanmak için savaşı bile göze aldığı,
(d)    Savaşın savaşta öğrenildiği,
(e)    Ülke ve orduların savaşa her an hazır olması gerektiği üzerinde durulmaktadır.
Silah sistemlerinin çoğalması ve gelişmesi, öğrenilecek bilgilerin çokluğunu gerektirdiğinden bahsedilmektedir.
Ordunun Balkan yenilgisi üzerinde durulmakta ve nedenleri araştırılmaktadır.
İnsan faktörü vurgulanarak; maddi güç sayılan ilim ve teknikle ilgili bilgilerin, seçkin insan nitelikleri ve fedakârlık gibi nitelikler olmadığı sürece başarıya ulaşmada yeterli olmayacağı üzerinde durulmaktadır.
Kitapta bir subayın zafere ulaşabilmesi için, kesinlikle edinilmesi gereken nitelik ve ilmi görüş, askeri karakter ve öneriler ile askeri üstünlükler ve yiğitliklerden söz edilmektedir.
Ayrıca bir subayın en çok görmeye, işitmeye ve düşünmeye zorunlu olduğu yerde, moral gücünü beslemeye yardımcı olacak nokta ve nitelikleri araştırması ve değerlendirmesi anlatılmaktadır.
Özellikle subay ruh ve yüreği ile subay karakterinin, askerlik sanatı açısından en önemli ve üstün vasıfların aynası olduğu vurgulanmıştır.
Nuri CONKER kitabında, kendilerinin yetiştirilmesindeki yanlışlıkları da eleştirmekten geri kalmamıştır. Kendi ağzıyla şöyle demektedir:
“Ne yalan söyleyeyim, biz piyade talimnamesinin ikinci bölümü olan muharebe kısmını üç yıllık harp okulu öğreniminin son aylarında birkaç derste her öğrenci ikişer üçer madde olmak üzere, bir okuma kitabı gibi okumuştuk. Hemen bütün öğretim ve eğitim süresince yalnız birinci bölümü öğrenmeye, uygulamaya bağlı kalmıştık. Oysa bu ilk bölüm daha çok erin ve belki en küçük tam askeri birliklerin savaşa hazırlanmasına ilişkindi. Subayın, subay olarak yetişmesini, subayın asıl görevlerini, savaşın subaydan istediği ruh ve ilmi güç ve niteliği temelde ikinci bölümü kapsıyordu. Hele subaya ruhi ve ilmi talimat veren Savaş Hizmetleri Tüzüğü’nün başındaki giriş bölümünü hiç okumamıştık. Bu kitaptan okuduğumuz ilk ders savaş düzenleri ve askerlerin bölümleri idi. Oysa bu girişin her bölümü başlı başına bir ders olabilecek genişlikte ve önemdeydi.”
CONKER, canını hiçe sayma ve fedakarlık duygusu ile ilgili olarak, Piyade Talimnamesi ve Süvari Talimnamesi’nin çeşitli bölümleri ile Topçu Talimnamesi’nde yazan ifadelere yer verdikten sonra, bu maddelerin gelişigüzel okunup geçilmemesini istiyor ve şöyle devam ediyor:  “Kılıç kuşanan, forma taşıyan, subayım diye ortaya çıkan, hükümetin birçok harcamalarla donattığı, anaların 20–30 yaşlarındaki en işe yarar evlatlarını arkasına alarak namus, din ve devleti korumak üzere savaşa giden bizler, subaylar, maddeleri, her şeyden önce, bu maddeleri, çok, pek çok kere sürekli okumalıyız. Okumalıyız ki, savaşın bizden istediği görevin biçimi ve yapısını gerçek anlamıyla tanıyalım.”
CONKER subaylığı, canını ve öz varlığını vermeyi kesinlikle göze almış olmak şeklinde ifade ediyor ve şöyle devam ediyor: “Askerlik bizim geçimimizi sağlayan bir sanattır. Biz bu sanattaki görevlerimizi öteki sanat sahipleri gibi yalnız aklımızla değil, aklımızdan başka can ve başımızla da yapıyoruz. Gerekirse kanımızı da akıtırız. Subaylık, başarı kazanmak için korkusuz ve canını hiçe sayarak çekinmeksizin savaşabilmektir. Bizim vazifelerimiz arasında ölüm de vardır. Fakat görev yaparken, ölüm asla düşünülmeyecektir.”
Subaylığın diğer sanat ve görev sahipleri ile karşılaştırılamayacağını söyleyen yazar, subayların görevlerinin barışta ağır hava ve arazi şartlarında, savaşta ise ağır şartlarda ve düşman ateşi karşısında geçtiğini ifade etmektedir. Genç bir teğmenin görevi uğruna akıtacağı kanın, maaşının karşılığı olduğunu hiçbir akıl sahibinin kabul olamayacağını vurgulayan yazar dökülen kanla ilgili olarak şöyle devam etmektedir: “Bu kan para ile ölçülmek durumundan çok yüksek bir duygunun vatan ve milletin kullanılması gibi, kutsal bir duyguların yönlendirilmesi ve yardımıyla akıtılabilir. İşte bu fedakârlıktır.”

(2) İKİNCİ BÖLÜM: SUBAYLARIN, ERLERİN KALPLERİNİ VE GÜVENLERİNİ KAZANMALARI VE MORAL GÜÇLERİNİ DESTEKLEMELERİ
İkinci bölümde Nuri CONKER; subayların;
(a)    Erleri kendi çocukları gibi görerek onları tanımaları lazım geldiğinden,
(b)    Disiplinin ordunun temeli olduğundan,
(c)    Her askerin amir ve üstlerinin isteklerine uygun iş yapmasının uygun olacağından,
(ç)    Subayların erleri eğitirken anlayışlı olmaları gerektiğinden,
(d)    Silahın yurdumuza gözünü diken düşmanın bertaraf edilmesinde en etkili araç olduğu için iyi öğretilmesi gerektiğinden,
(e)    Birliklerde yapılacak törenlerin askerleri olumlu yönde motive edeceğinden,
(f)    Birlik sancaklarının kutsallığından ve manevi değerinden bahsederek askerlerle kendilerini yöneten subayların birbirlerine çok yakın olmaları ve birbirlerini tanımalarının lüzumundan söz etmektedir.
Nuri CONKER ilk önce disiplinle ilgili olarak; “Askeri disiplin ordunun temeli ve başarının birinci şartı olduğundan, her halde tam bir sertlikle kurulmalı ve sürdürülmelidir. Barışta, çoğu zaman gayret göstererek kıtalarda sağlanamayıp yalnız görünüşte elde edinilmiş olan disiplin, savaşın tehlikeli anlarında ve beklenmeyen olaylar karşısında verimsiz ve faydasız kalır.” diyerek askerlik mesleğinde disiplinin önemini belirtmektedir. Ancak, “Üstler, astlarının, her durum ve anda koruyucusu ve gözeticisi, şefkatli ve elinden tutucusu, dayanacağı kişiler olmalıdır.” diyerek subayla er arasında sıkı ve yakın bir ilişkinin kurulması gerektiğini de vurgulamaktadır.
Bu kapsamda, erleri tanımanın özellikle bölük komutanları ile teğmenlerin görevi olduğunu, erlerin yemeğinden yatağına, ailesinden temizliğine, yani her tutumuna ve davranışına bakmak ve gerektiğinde öğüt vererek onu aydınlatmanın ve düzeltmenin subaylar tarafından yapılmasını istemektedir.

(3) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAARRUZ FİKRİ
Nuri CONKER bu bölüme; “Savaş demek taarruz demektir. Savaşın bir teknik ve askerlik sanatı olarak tanınması yalnız taarruz uygulaması ile olmuştur. Savaştan yarar ve sonuç almak da ancak taarruza yönelik hareket etmekle olur. Taarruz eden veya hiç olmazsa bu düşünceyi aklında tutarak fırsat çıkınca taarruza girişen daima kazanır. Savunma olumsuzdur. Bunun en büyük yararı olsa da kaybetmemek olur. Fakat bu da geçicidir. Savaşta gaye ise, düşmanı yok etmek ve çökertmektir ki bu da yalnız taarruz etmekle olur.” şeklinde bir giriş yaparak öncelikle taarruzun önemini vurgulanmıştır.
Savunmanın ise orduyu, düşmanın irade ve isteğine boyun eğmeye zorlayacağını ifade ederek, ordunun taarruz ordusu olması ve savunmanın savaş şekillerinden çıkartılarak ordunun bir savaş yöntemi olarak yalnız taarruzu tanıması gerektiğini yazmıştır.
“Ordunun her türlü çalışma ve hazırlığı, taarruz etmek hedef ve amacına yönelik olmalıdır.” diyen yazar, daha sonra tarihten bu konuda örnekler vermiş ve taarruz ruhuna ve eğitimine yönelik talimnamelerde geçen ifadeleri aktarmıştır. 
Her muharebeye başlangıçtan itibaren kesinlikle taarruzla başlanması gerektiğini ifade eden yazar, mevziin güç ve dayanıklılığından yararlanmak veya yeterli kuvvetin henüz toplanamamış olmasından dolayı muharebeye savunma ile başlanılmak zorunda kalınsa bile sonucun taarruzla alınacağı düşüncesinin akıldan çıkarılmamasını istemiştir.
Bölümün sonunda ise, “taarruz fikri, hiçbir zaman subay ve komutanın düşünceleri, (harita çalışmaları dahil) dışında kalmamalıdır” diyerek konuyu sonlandırmıştır.

(4) DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KENDİLİĞİNDEN İŞGÖRME VE SORUMLULUĞU YÜKLENME
Bir subayın kendi kendine iş görmeye istekli ve tutkun olmasını en büyük vasıf olarak niteleyen yazar, bu özelliğin subayı yücelten, üstün kılan, belirleyen güven ve iftihar kaynağı olduğunu ifade etmektedir.
“Ordunun esenliği ve mutluluğu, komuta heyetinin bu yüksek vasfa fazlasıyla sahip olmasına bağlıdır. Ordu, görevini yerine getirirken mutlak yukardan emir beklemeyen amirler, subay ve subaylar heyetinin varlığına muhtaçtır. Her rütbedeki komutanlarda amaca ulaşmak konusunda ne kadar kendiliklerinden iş görme, bağımsız karar verme, düşünme ve iş yapmak, işe girişmek kudret ve alışkanlığı ve yatkınlığı olursa, ordunun çevikliği ve uygulaması o kadar yüksek olur.” diyerek subayların inisiyatif sahibi olmasının ordu için ne kadar şart olduğunu vurgulamaktadır.
Çeşitli talimnamelerden, sorumluluğu üzerine almaktan çekinme, rütbe sahiplerinin kendiliklerinden tedbir almaya alışmış olmaları, kendiliğinden iş görme, sorumluluk sevgisi ile ilgili maddeleri de aktaran yazar, her komutanın işte bu kendiliğinden iş görme vasfını elde etmek zorunda olduğunu ifade etmektedir.
Bu bölümde ilgi çeken bir husus da, emir tekrarının sadece erlerden istenecek bir uygulama olmadığını, bir korgeneralin bile bir orgenerale karşı yerine getirmesi gerektiğini, bunun bir alışkanlık halini almasını ve amirin de herhalde verdiği emrin tekrarını istemesi gerektiğini ifade eden sözleridir.

İKİNCİ KİTAP: ZABİT VE KUMANDAN İLE HASBİHAL (M. KEMAL ATATÜRK)
İkinci kitapta, Mustafa Kemal ATATÜRK, Nuri CONKER’in “Zabit ve Kumandan” isimli kitabıyla sohbet etmekte ve cevabi düşüncelerini yazmaktadır. Altı bölümden oluşan “Zabit ve Kumandan ile Hasbihal”, Ruşen Eşref ÜNAYDIN tarafından yazılan bir girişle başlamaktadır.
GİRİŞ:
ATATÜRK bu eseri ile o zamanki ordunun bütün eksikliklerini beş altı maddede toplayıp beş on satırda ortaya koymuş; bu eksiklikler giderilmezse böyle bir ordudan harp zamanı yurdu koruma vazifesi beklenemeyeceğini felaketten önce sezerek yüksek makamların kulağına haykıra haykıra ulaştırmıştır.
Kitapta, ordu kurmanın iyi subay yetiştirmeye bağlı olduğu inancı belirtilmiş; en iyi ve geniş Harbiye Mektebi öğretiminin bile asıl ordu mektebinde, iyi komutanların gözcülüğü ve yetiştiriciliği sayesinde sırf iş üzerindeki ciddi eğitim çalışmaları ile geliştirilebileceği bildirilmiştir.
Ruşen Eşref ÜNAYDIN’a göre bunları yapabilmek bir genç kolağası şöyle dursun, değme yüksek rütbeli ve makamlı yiğidin bile kârı değildir.
BİRİNCİ BÖLÜM:
ATATÜRK bu bölümde, Nuri CONKER’in kitabını geç okuduğunu, ancak çok hoşuna gittiğini, ordunun basiretsiz ve bilgisiz komutanların yönetiminde başarısız olabileceğini, subayların daima okuyarak kendilerini yenilemeleri gerektiğini yazmaktadır.
Nuri CONKER’in yazdıklarını düşündüğünü ve genelde kendisine hak vererek katıldığını belirten ATATÜRK, Harbiye Mektebi’nde verilen eğitimle ilgili olarak, hakiki feyiz verebilecek asıl mektebin kıt’alar olduğunu ifade etmekte ve “Harbiye Mektebi’nden alınan şehadetnameler, genç teğmenin Bölük Komutanı efendisinin terbiyesi dairesine kabule şayan olduğuna delâlet eder. Genç teğmen, san’atının asıl ruhunu intisap ettiği bölüğün efradı önünde, bölüğün babası olan yüzbaşısından ve daha büyük amirleri tarafından, iş üzerinde bulunaraktan öğrenecektir.” diyerek teğmenlerin yetiştirilmesinde Bölük Komutanlığının önemini vurgulamaktadır.
İKİNCİ BÖLÜM:
Bu bölümde bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, inisiyatif (kendiliğinden hareket ve iş görme) özellikleri hakkında, Nuri CONKER’in görüşlerine katılan ATATÜRK, kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.
Nuri CONKER’in kitabında sorduğu, “Zabir nedir?” sorusuna yönelik Piyade Talimnamesindeki “Zabit, maiyetindeki efrad için numune-i imtisaldir.” cevabının ve CONKER’in bu konuda yazdıklarının bütün subaylar tarafından büyük bir dikkat ve ciddiyetle okunması gerektiğini belirten ATATÜRK, bir milletin evlatlarının önüne geçip onları ateşe sevk etmek hak ve salahiyetine ancak, CONKER’in bahsettiği metanet (dayanıklılık, sağlamlık) ve besalet (yiğitlik, yararlılık) bileşkesini bulmuş olan subayların sahip olabileceğini ifade etmiştir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:
Bu bölümde ATATÜRK, Türk milletinin her ferdinin aileden itibaren ve askerliği müddetince kişinin ruhsal derinliklerine inilerek ulvi duygularla yetiştirilmesi lazım geldiği üzerinde durmaktadır.
Bir subayın, kendisine bağlı erlerin kalplerini ve güvenlerini kazanmaları gerektiğine, insanların ancak böyle yönetilebileceğine değinen Atatürk, konu ile ilgili olarak Musa, İsa ve Napolyon’dan da örnekler vermiştir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:
Ordunun vazifesinin, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmak olduğunu ve bu kalkışın yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değeceğini ifade eden ATATÜRK bu bölümde, başarının en güvenilir aracının taarruz olduğunu, ancak taarruz ordusunu vücuda getirecek milletin taarruz ruhuna sahip olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Konu ile ilgili olarak Japon komutanların taarruz ruhu ile ilgili ifadelerinden de örnekler verilmiştir.
BEŞİNCİ BÖLÜM:
Mustafa Kemal ATATÜRK bu bölümde de bir harekatın nadiren planlandığı şekliyle yürüyebileceğini, muhtemelen bir çok faktörün değişebileceğini, işte değişebilen bu durumlarda askerlerin kendi inisiyatiflerini kullanarak ve kimseden emir beklemeden karar vererek uygulamalarını salık vermektedir.
Subay, astsubay ve erlerin, bazen üstlerinden hiçbir emir alamadığı durumların olacağını, bu sebeple gerek komutanların ve gerek erlerin bizzat düşüncelerini işleterek kendiliğinden iş görebilecek yetenekte yetişmiş olduklarına kanaat edilmeden bir birliğin güvenilir bir kuvvet olarak tanımlanmasını gaflet ve felaket olarak nitelemektedir.
Bir kuvveti oluşturan insanların umumi hayatları, fikirleri, hareket serbestileri ezilmemiş, gürbüz, neşeli er ve subaylardan oluşuyorsa, böyle bir askeri birlikte biraz düşünce işleterek kendiliğinden iş görme kabiliyetinin fazlaca görüleceğini belirten ATATÜRK, konu ile ilgili olarak İtalyan muharebesinde Derne kuvvetlerine kumanda ettiği sürece bu gerçeği ispatlayan bir çok örnek gördüğünü ifade etmiş ve bunlardan bazılarına kitabında da yer vermiştir.
Tabii ki, inisiyatifin de sınırsız olmadığına ilişkin “Harpte büyük başarıların esaslarının en başı olan müstakil faaliyet, gereken haddi aşmamış olanıdır.” şeklindeki talimname ifadesine yer veren ATATÜRK, inisiyatifin haddini bilmeme mertebesine vardığı bir orduda herkesin kendi başına buyruk olacağını, amir ve maiyetin yok olacağını, onun için itaat ve inzibatın kurulamayacağını söylemiştir.
İnisiyatifin gerekliliği ve faydalarına ilişkin talimnamelerdeki maddelerin okunmasına ve bunların iyiliklerine ilişkin pek çok övgülerde bulunulmasına rağmen, kendiliğinden iş görmenin yayılmasına ve faydalı bir şekle sokarak özel bir vazife olarak tanınmasına ilişkin Osmanlı Ordusunda herhangi bir düşünce sarfedilmediğinin ve karara varılmadığının itiraf edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
ALTINCI BÖLÜM:
Kitabın son bölümünde ise ATATÜRK hayatı hiçe sayma, taarruz düşüncesi ve kendiliğinden iş görme gibi askerliğin en önemli nitelikleri ile ilgili Derne kuvvetlerine emir komuta ederken tuttuğu notlardan ve gelen raporlardan alıntılar yaparak  örnekler vermektedir.
Örneklerde kendilerinin ve arkadaşlarının yaralanmasına, hatlarının bozulmasına, toplarının nişangahlarının bozulmasına aldırış etmeden taarruza devam eden birlik komutanlarının raporları bulunmaktadır.

Avicenna : His Life and Works, Soheil M. AFNAN

Avicenna : His Life and Works, Soheil M. AFNAN, 1958, London
(İbni Sina Hayatı ve Çalışmaları)

İbni Sina’nın hayatı ve çalışmalarının anlatıldığı kitapta ünlü filozofun mantık, metafizik, din ve psikoloji gibi problem sahalarına bakışı ve batı ve doğu ile olan ilişkisine yer verilmiştir.

Kitap on bölümden oluşmaktadır. Bunlar :

1.    Giriş
2.    10 yy. İran
3.    İbni Sina Hayatı ve Çalışmaları
4.    Mantığın Problemleri
5.    Metafiziğin problemleri
6.    Psikolojinin problemleri
7.    Dinin Problemleri
8.    Tıp ve Doğa problemleri
9.    İbni Sina ve Doğu
10.   İbni Sina ve Batı
11.   Sonuç

1.Giriş

    Bu eserin amacı 10 yy da doğru tarihi perspektif ile Eski Fars Rönesanssının  aksine İslami öğretilerin üzerinde Yunan etkisinin olduğunu göstermektir. Bu dönemde Aristoteles  eserlerinin ve benzer eserlerin tercümesini yapan kişilerin büyük oranda Hıristiyan olduğu vurgulanmıştır. İslam dünyasında Tragedya ve Komedyanın sahnede hiçbir zaman oynatılmadığından da ayrıca söz edilmektedir.

    İslam Felsefesinde üç önemli kişi bulunmaktadır. Arap olan Kındi, Türk olan Farabi, İranlı İbni Sina. Kındi matematik ve Aristoteles felsefesi üzerinde çalışmıştır. Aristoteles’in aksine zamanın ve hareketin bir sonu olduğuna inanmıştır. Farabi  Kındi’den daha az tanınan ancak ikinci öğretmen olarak bilinen  ( birincisi Aristoteles) dir. Farabi’ye    göre dünyada hiçbir şey yok ki felsefe ile ilgisi olmasın. Farabi Aristoteles’i en iyi açıklayan kişi olarak ta değerlendirilebilir. Farabi’nin Erdemli Toplumun İlkeleri Üstüne Kitabı  İslam felsefesinde Platonun cumhuriyetinden modellenen ve ilham alınan nadir eserlerdendir. Bu kitabın içinde Aristoteles ve Plato dan fikirler bulunmaktadır. Ayrıca düşünür ve tıp adamı Razi’nin Farabi ve Kındi’nin fikirlerine karşı olmuş, Demekritustan çok fazla etkilenmiştir. Tanrı, Ruh,Madde,Uzay ve zaman beş sonsuz şeydir. Ayrıca Razi peygambere de ihtiyaç olmadığını insanların kendi kurtuluşunu kendilerinde sağlayabileceğini de iddia ederek İslam bilginlerinden tepki almıştır. Sajistani o dönemin önemli düşünürlerindendi. Evi edebiyatçılar için bir toplanma bölgesi idi. Farabi ve İbni Sina dönemi arasındaki en tanınmış düşünürdür.

2. 10. yy. da  İran

    Farabi, Kındi ve İbni Sina Arapların altın döneminin ürünleri olmuştur. Halifeliğin Abbasilere geçmesi merkezi idarenin zayıflamasına ve bir çok hanedanlığın ortaya çıkmasını neden olmuştur. Halifeye karşı bağımsızlık mücadelesi vermek için Bağdat’a sefere çıkan Yakub ordusunun büyük kısmını  bir selde kaybetmiş başarısız olmuştur. Bu dönemden sonra Samani, Ziyari ve Buyid hanedanlıkları yüzyıl boyunca hüküm sürmüştür. Gazne hanedanlığı Samaniden kaçan bir Türk kölesi tarafından kurulmuştur. Mahmut’un tüm İran’ı ele geçirmesi uzun yıllar sürecek İran-Türk kavgasına sebep olacaktır. Sultan Mahmut mahiyetinde  bir çok edebiyatçıyı bulundurarak bu hanedanlığın 150 yıl kadar yaşamasını sağlamıştır. Bağdat İslam kültürünün merkezi olmakla birlikte yunan bilim ve felsefesine olan ilgi azalmıştı. Farsçanın bu eserlerde kullanımı kalmış Arapça hakim olmuştur. Firdevsi İran halkının İslam öncesi Farsçaya olan ilgisini artırmıştır. İbni Sina da Firdevsi kadar olmasa da bu yönde çalışmıştır. Rudaki Farsça ile ilgili bu çalışmaları sonuçlandıran ünlü bir şairdir. Biruni ise bilim ve ilim alanında ön planda yer almıştır.

3. İbni Sina’nın Hayatı ve Çalışmaları

    İbni Sina 980 yılında Buhara yakınlarında bir köyde dünyaya geldi. Babası Samanid hükümdarlarından Nuh tarafından yerel vali olarak görevlendirildi. Babasının geçmişi net olarak belli değildir.Bu nedenle İran,Türk ve Araplar İbni Sina’ya sahip çıkmaktadır.  Ancak o dönemde İran nüfusunun çokluğu İranlı olma ihtimalini artırmaktadır. Natelie adındaki kişiden mantığın temellerini öğrendi. Tercüme eserlerden Helen dönemine ait eserleri kendi başına okudu. Doğa bilimleri ve metafizik konusunda kendini yetiştirdi. Sonrasında kendisini tıp bilimine yönlendirdi.  Ayrıca bu esnada din hukukunda da çalışmaya başladı. Aristoteles’in metafiziğini defalarca okur ancak Farabi’nin metafizikle ilgili kitabını bulduktan sonra Aristoteles’in metafiziği kafasında tam olarak anlaşılır hale gelir. Özel izinle Buhara kütüphanesinde çalışmaya başlar ancak kütüphane çıkan yangında kül olur. İbni Sina’yı çekemeyenler yangını İbni Sina’nın çıkardığını iddia ederler. Babasının ölümünden sonra hayatını kazanmak için devlet için çalışmaya başlar. Buhara’dan ayrılmak zorunda kalır. Birçok şehirde  dolaştıktan sonra Kazvin şehrine yerleşir ve burada vezir olarak görev yapar. Görevleri esnasında eserleri üzerinde de çalışmaktadır. Daha sonra İsfahan’a geçer ve burada Arapça konusunda kendisini yetiştirir.Şifa ve Kanun en önemli eserleridir.

4. Mantığın Problemleri

    Mantık ve Felsefenin birbiriyle olan ilişkisi tarih boyunca hep tartışılmıştır. Aristoteles mantığı yaratıcı sanat, sonra gelenler ise felsefenin bir parçası olarak görmüşlerdir. Alexander bilimin bir araya gelmesinden mantığın oluştuğunu ve buna da Organon adını vermiştir. Kındi mantık hakkında sekiz adet kitap yazmış, Farabi mantığı bir sanat olarak değerlendirmiş, İbni Sina problemin farkında olarak taraf olmamıştır. Ancak bir çok tanım yapmıştır. Aristoteles’e göre yine mantık doğru düşünme ve doğru ifade etmedir. Bunlardan biri, mantık yanlışa karşı savunan bilgi şeklindedir. Bu ve benzeri tanımlar Aristoteles ve Plato’dan etkilendiklerini göstermektedir. İbni Sina on beş ayrı çalışmasında Aristoteles’in mantığından fazla da farkı olmayacak şekilde yer vermiştir. Aristoteles’den ayrıldığı noktalardan biri kullandığı kıyastır. İbni Sina’ya göre bilim ve idrak tasavvur ve kavramadan kaynaklanmaktadır.
    İbni Sina mantığı tanımlarken bilgi teorisi konusunda bir tartışma ile bu hususa girmiştir. Tanımları üç yol ile yapmıştır. Birincisi, iki şey arasındaki uyum ile, ikincisi içerik, mana ile sonuncu olarak ta birlik ve ilişkiler ile yapmıştır. Bu tanımları yaparken Yunan dilinden Arap diline gramer olarak etkileşimlerinin olduğu belirtilmiştir.  Bazı terim ve tanımlar tercümeleri aynı olduğu gibi tercüme olmayıp farklı terimlerde kullanılmıştır. Örnek olarak doğruluk ve hakikat, true ve truth.

5.Metafiziğin Problemleri
   
    Metafizik İslami felsefesinin özünü teşkil etmektedir.  Doğuya doğru gidildikçe metafiziğin etkisi artmaktadır. İbni Sina felsefeyi üçe ayırmaktadır. Metafizik, Orta bilimler( matematik), alt bilimler( doğa kanunları). Mantık onun için doğruya ulaşmak için bir araçtı. İbni Sina’nın felsefesinde şer’i hukuka aykırılık yoktu. Farabi ise metafiziği tam doğruya ulaşmak için ilk doğrunun bilimi olarak tanımlamıştır. İbni Sina’ya  göre ruh tarafından algılanan ilk şey var olmaktır. Bu da metafiziğin ilk ve doğru hedefini vermektedir. Aristoteles ve Plato’nun da düşünceleri buna yakındır. Vücudun sonlu olduğuna ve üç bölümden meydana geldiğine dikkat çekmektedir. Bunlar genişlik, derinlik, yükseklik. Bu vücudun kendini meydana getiremeyeceğini bunu Tanrının yaptığını söyleyerek Aristoteles ve  yeni platoculardan ayrılmıştır. Varlığın bir cins olamayacağını ve bölümlere ayrılamayacağı düşünmüştür. Her şeyin özünün Tanrı olduğunu savunmuştur. Yazar ise varlığı, ihtiyaç, ihtimal ve imkansızlık olarak tanımlamıştır. Öz ve var oluşla ilgili yapılan tartışmaların neticesinde  gerekli şeyin sadece Tanrı olduğu, diğer şeylerin muhtemel varlıklar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Gerekli varlığın ve muhtemel varlıkların meydana getirdiği olayı da yaratılış olarak değerlendirmişlerdir. İbni Sina , Plato ve Aristoteles maddenin önce Tanrı tarafından yaratıldığı ortak görüşünde birleşirler. İbni Sina varlığın mevcut olduğuna, gerekli olanın ve aranılanın Tanrı olduğuna, muhtemel olanların ise Tanrıya ulaştıracağına inanmaktadır. Hareketin sebebini ise üç unsura bağlamaktadır. Tabiat, İrade, Kuvvet.

6. Psikolojinin Problemleri

    İbni Sina ve Aristoteles’in ruh tanımları birbirinden pek de farklı değildir. Ruh tek bir cins olarak üç yaratığa bölümlenmektedir. Bitki, Hayvan ,İnsan.
    Kavrayış Aristoteles kaynaklı olmasına rağmen İbni Sina bu konuda hakim düşüncelere sahiptir. Kavramada kabul ile olan ve duyu organları ile elde edilenler arasında farklar bulunmaktadır. İbni Sina bitki, hayvan ve insanın ruhları ve bunların birbirleri ile ilgili ilişkileri üzerinde çalışmıştır. Cisimlerin sonsuzca bölünebileceği düşüncesiyle atomcu görüşe karşı çıkmıştır.

    Her cisim madde ve formdan oluşur. Madde cismin aslına; form da niteliğini, niceliğini, yerini, nedenini gösterir. İbni Sina, Aristoteles geleneğine uyarak psikolojiyi de doğa felsefesi içinde inceler; ancak içerik olarak birçok konuda Aristoteles’ten ayrılır.      İbni Sina felsefesinde Psikoloji ikiye ayrılır. 
 Deneysel ve  içe bakış psikolojisi. Öncelikle Aristoteles, ruhu bedenin bir işlevi gibi görüp bağımsız bir varlığa sahip olmasından kuşku duyarken İbni Sina ruhun bağımsız varlığını kesin olarak vurgulamıştır. Ruhun ölümsüz olduğunu İbni Sina Aristoteles’ten değil, yeni Platoculardan Arapçaya tercüme edilmiş eserlerden esinlendiğini belirtilmektedir. Ruhun sıçraması, yer değiştirmesi hususlarının mümkün olmadığını da ifade etmiştir. Ayrıca insan ruhunda görüntüyü kaydeden ve mana,niyetleri kaydeden iki bölüm olduğunu da dile getirmiştir.
    Evren birdir; yaratıcı hareket de birdir ve daireseldir. Cisimlerden hiçbiri kendiliğinden hareketli ya da durağan olamaz.

7. Dinin Problemleri

    İbni Sina’ya göre yalnızca Tanrı zorunlu varlık olarak vardır. O’nun dışındaki tüm varlıklar kendi başlarına olanaklı (mümkün) olmaktan öte gidemezler; var olmaları ve varlıkta kalmaları Tanrı’ya bağlıdır. Tanrı yaratılmanın da öncesinde var olması gerekmektedir. Tanrı birdir ve her yönden bir olan yalnız O’dur. Diğer canlıların meydana gelebilmesi için O’nun canlı olması gerekmektedir. İnsan aşk aracılığıyla sınırlı varlığında kurtularak sonsuzluğa yükselir. Her şeyin kaynağı, insan varlığının özünde sürekli bir eylem biçiminde var olan “aşk”tır.
    İbni Sina’nın üzerinde durduğu diğer bir konu ise peygamberdir. Yunanlılar bu konuya karşı bulunmaktadır. Peygamber Tanrının emirlerini iletmekle görevli, insanlardan kavrayışları ve bir çok düşünsel yönden farklı olmalıdır. Bu farklılık onların insan olduğu gerçeğini değiştirmemelidir. Peygamberin vazifelerinden biri de ibadetin nasıl yapılacağını göstermektir. İbadet yaratıcıya insanların şükranlarını sunmasıdır. Bu da şekli ve mana olmak üzere ayrılır. Ayrıca İbni Sina ölümün sanıldığı kadar kötü olmadığını, maddeden ayrılma olduğunu belirtmiştir. Madde ölümlü ruh ise ölümsüzdür. Şeytanın konumu, durumu ve meleklerin tanımı bu bölümde yapılmıştır.

8. Tıp ve Doğa Bilimleri( Pozitif Bilimler)

    Tıp Kanunları İbni Sina’nın bu alanda yazdığı en önemli eseridir. Yunan Tıbbı Yunan Felsefesinden önce Arap dünyasına gelmiştir. İbni Sina’nın tıp konusunda başarısı, felsefe alanındaki zirvesinden uzak kalmaktadır.  Buna rağmen tıp konusunda  çağının en zirvesi olduğu apaçıktır. Önceden yapılmış tercümeleri çalışmış yanlış olanları düzeltmiş ve Tıp Sorunları, Göz üzerinde on tedavi isimli eserlerini yayınlamıştır. Tıp kanunları beş kitaptan oluşmaktadır. Birinci bölüm, vücudun genel tanıtımı ile ilgili bilgileri barındırmaktadır. İkinci bölüm genel hastalıklar ve tedavi yöntemleri, üçüncü bölüm genel hijyen ve ölümün gerekliliğinden meydana gelmektedir. İkinci kitap, maddi  tedavi, üçüncü kitap, farklı hastalıklardan, dördüncü kitap sadece bir yeri değil tüm sistemi etkileyen hastalıklardan, son bölüm ise eczacılık konularını ihtiva etmektedir. Bu kitap batıda defalarca tercüme edilmiş ve uygulamacılar tarafından kullanılmıştır. İtalya ve Almanya’da ders kitapları olarak okutulmuş, bu eserin yanında Razi’nin eserleride hak ettiği değeri bulmuştur. Alkolün etkisini, hiç denenmemiş bitkilerin tedavide kullanılması, sodanın içilmesi gibi hususlar İbni Sina’nın uygulamalarından sadece bir kaçıdır.

    Aristoteles üç türlü hareket olduğunu, bunların miktar, kalite ve mekan ile ilgili olduğunu İbni Sina ise bunlara durumu da eklemiştir. Evren birdir; yaratıcı hareket de birdir ve daireseldir. Cisimlerden hiçbiri kendiliğinden hareketli ya da durağan olamaz, Cisimlerin sonsuzca bölünebileceği hususları tekrar bu bölümde izah edilmiştir.

    Sayı ve hareketlerin her ne kadar kesinlikle potansiyele sahip olmasına rağmen kendi kendilerine sonsuz olamazlar.
   
     Kaya ve dağların oluşumu hakkındaki tespitleri, 1200 yılında çevrilmiş ve ifadelerin bugün tespit edilen hususlarla tam çakıştığı müşahede edilmiştir.

    Mineral maddeleri dört sınıfa ayırmıştır. Taş, Kaynayabilen maddeler, sülfür ve tuz. Yağmur, kar, rüzgar gibi tabiat olaylarını inceleyerek bunlara açıklık getirmiştir.

    İslami düşünürler astronomi konusunda bilgileri Yunan ve Hint eserlerinden almışlardır. Batı sıfırı kullanmadan 250 yıl önce Arap dünyası kullanmaktaydı. Astronomi ve matematik konusunda katkıları olan İbni Sina müziği de bir matematik ilimi görmekteydi.

    Siyaset Kitabı ile de insanların ve toplumun ilişkilerini değerlendirmiş, toplumu,üst,eşitler ve astlar olarak bölümlendirmiştir. Burada ideal kadını fazla konuşmayan olarak tanımlamıştır.

    Yönetim Bilimi kitabında ise ideal bir evde bulunması gereken gereksinimleri belirtmekte ve bunlar zenginlik, iç hizmet, eş ve çocuktur.
   
9.İbni Sina ve Doğu

    İbni Sinanın halefleri arasında diğerlerine nazaran göze çarpan üç kişi bulunmaktadır.Gazali, İbni Rüşt, Sühreverdi. İbni Sina’nın ölümünden sonra gelen dönemde felsefe ve din ayrı düşünülmeye başlanmış, felsefeye karşı  bir tutum sergilenmiştir. Dinin felsefeden ayrılması konusunda çaba sarfetmişlerdir. Bir çok öğrencisi bulunsa da içlerinden pek de başarılı olan çıkmamıştır. ibni Rüşt’den önce gelen Şührevadi İbni Sina’nın düşüncelerini devam ettirmiştir. İbni Tufal, Ömer Hayyam gibi İbni Sina Felsefesinden etkilenen, İbni Haldun gibi din ve felsefenin farklı incelenmesi taraftarı şahsiyetler bulunmaktadır.
    16’ncı yüzyılda İran’da Safavi  devleti hüküm sürmüş, bu esnada şiir, felsefe ve düşünürlere yeterince değer verilmemiş, düşünürlerin bir çoğu Hindistan’a göç etmişlerdir. Arapçadan  Farsçaya olan değişim ortaya çıkan eserlerde görülmektedir.

10. İbni Sina ve Batı

    12 ve 13. yy’da entelektüel hareket İslam dünyasını takip ederek Avrupa’da  gelişmeye başlamıştır. Bu gelişme yollarının başında İspanya gelmekte idi. Arap ve Yahudi alimlerin Yunan düşüncelerini Batı Avrupa’ya getirmesiyle daha önceden de yaşanmış kavgalar tekrar etmiştir.

    Boethius Aristoteles’i batıya tanıştıran ilk kişidir. Petrus Alphonsi İslam bilimini İngiltere’ye taşıyan ilk fizikçidir. Gerard of Cremona Arapçılığın Babası olarak bilinmeye başlandı. Latinceye çevrilen yazarların en önemlileri Kındi, Farabi, İbni Sina’dır. 16 yy ile beraber Arapça kitapların tercümeleri bir çok önemli eğitim kurumlarında ders kitapları olarak okutulmaya başlandı. Gazali’nin İbni Sina’nın öğrencisi olduğu yanlış kanı ile birlikte onun eserleri de Latinceye çevrilmişti.  İtalya tıp ve hukuka önem verir iken, Fransa,sonra İngiltere teoloji ve felsefeyi ön plana çıkarmıştır. Kuzey Afrika ve İspanya sayesinde ulaşılan bilgiler neticesinde, İbni Sina ve İbni Rüşt skolastik düşüncesi Avrupa’da hakim olmuştur.

    John Scotus Erigena İslami Felsefeni Avrupa’ya  gelmesinden önce, Aziz Agustin’dan etkilenerek, Platon ve Yeni Platon fikirleri hakkında çok tanınan fikirlere sahipti.

    Gundisalvo İbni Sina’nın fikirlerini çalışmalarına uygulayan ilk Avrupalıydı. Albertus Arap mantığını Avrupa’ya adapte eden kişidir.

    13’üncü yy.da İbni Sina’nın yaşamı ve eserleri üzerinde çalışan önemli kişilerden biri de Roger Bacon’dır.  Bacon Dil bilimi,matematik, astronomi, optik ve kimya üzerinde meşgul olmuş, teolojiye hizmet eden felsefeye de ayrıca önem vermiştir. Farabi ve İbni Sina’yı Aristoteles’in tercümanı gibi değerlendirmiştir. Ayrıca mantığın faydası olduğuna dair bir düşüncesi de olmamıştır.

    İbni Sina’nın etkisi sadece tıp ve felsefenin gelişmesine sebep olmamış, bunların yanında bilimsel reformun  13’üncü yy.da başlamasına neden olmuştur. Avrupa’da düşünürler genelde dini kimliğe sahip kişilerdi. Ancak 13’üncü yy.da Dante’den sonra farklı kimlikten düşünürler ortaya çıkmıştır.

    Ayrıca, doğudan alınan bilgilerin kiliseye kabul ettirilmesi o dönemin düşünürlerinin en büyük problemleri arasındaydı.

11.Sonuç

İbni Sina İran Rönesanssının yaratıcılarından biridir. İslami Felsefenin büyük bir kısmı onun tarafından oluşturulmuştur.Helen, Yunan ve Müslüman dünyasından aldığından daha çoğunu dünyaya vermiştir. Felsefe ve tıp konusunda önderliği yüzyıllarca sürmüştür. İbni Sina’nın önemi ortaya koyduğu çözümlerden ziyade ortaya koyduğu problemlerde yatmaktadır.