Aylık arşivler: Nisan 2012

İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Kılıç Ali

İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Kılıç Ali, Yenigün Haber Ajansı ve Matbaacılık A.Ş, 1997, İstanbul

İstiklal Mahkemeleri’nin yapmış olduğu inceleme ve davalar ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yapılması tasarlanan suikastın irdelenmesi.

Kılıç Ali (1888-1971) adıyla bilinen Ali Kılıç, 1888-1971 yılları arasında yaşamıştır. Balkan Savaşı’nda,  Çanakkale muharebelerinde ve Teşkilat-ı Mahsusa’ da  görev yapmıştır. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’ ya dahil olarak O’ nun vermiş olduğu emirler doğrultusunda çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1920 yılında Birinci TBMM’ ne Antep milletvekili olarak seçilmiştir. Bu görevde iken Ankara’ da teşkil edilen İstiklal Mahkemesi’ nde görev yapmıştır. Bu görevde iken yapmış oldukları tetkik ve mahkemeleri “ İstiklal Mahkemesi Hatıraları ” olarak kaleme almıştır. 
Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları sonucunda  millette, kendi kaderine hakim olma düşüncesi ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün önderliğinde  Millet Meclisi kurulmuştur. Savaş sonrası oluşan kritik ve bunalımlı günlerde
Meclis’in ve yeni teşkil edilen ordunun yıpratılmasına engel olmak ve ortaya çıkması muhtemel haince teşebbüs ve suikastlara karşı gerekli tedbirlerin alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu maksatla belirtilen amaçlara hizmet edecek  yeni mahkemelerin kurulması gerekmekteydi.  Aslında halihazırda mahkemeler mevcuttu ancak adalet sistemi içerisinde yuvalanmış olan,  inkılap karşıtı zihniyete sahip ve yetersiz kişiler yüzünden hükümler adilane verilmiyordu. Bu şartlar altında Milli Mücadele ve hareketin desteklenmesi için, Meclis’in kendi üyeleri arasından teşkil edilecek mahkemelerin kurulması kararlaştırıldı ve İstiklal Mahkemeleri olarak adlandırılan mahkemeler kuruldu.  Bu mahkemelerin yetkileri, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile daha da genişletildi.
    Birinci İstiklal Mahkemesi Ankara’ da teşkil edilmiştir.  Mahkeme üyeleri olarak Cebelibereket mebusu İhsan (Eryavuz), Elaziz Mebusu Hüseyin, Kütahya mebusu Cevdet Beyler ve Kılıç Ali görevlendirilmiş, bu mahkeme diğer mahkemelerin lağvına rağmen uzun süre görevini yürütmüştür.
Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte Ankara’da ve Şark’ta olmak üzere ikinci kez İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Ankara’da kurulan İstiklal Mahkemesi üyeliklerine Afyon mebusu Ali (Çetinkaya), Eski Maarif vekili Reşit Galip, Rize mebusu Ali ve  Denizli mebusu Necip Ali (Küçükkaya) Beyler ile Kılıç Ali getirilmiştir.
    İstiklal Mahkemeleri, milletin hayat ve hürriyetini yıkmak, ideallerini sarsmak, maddi ve manevi kuvvetlerini sarsmak niyetinde olan hainler için amansız bir mahkeme idi. Mahkemelerde davalar halkın gözü önünde icra edilir ve kararlar kılı kırk yarar hassasiyetle iyi tetkik edilerek süratle verilirdi. Kararlar, tamamen bağımsız olarak, kimsenin etkisinde kalmadan ve hiçbir yerden emir almadan alınırdı. Bu sebeblerden dolayı mahkemelere karşı tam bir güven tesis edilmiştir.
İstiklal Mahkemeleri nasıl çalışırdı?
    Olayların ilk tahkikatı hükümet tarafından yapılır, daha sonra dosya haline getirilerek İstiklal mahkemesine gönderilirdi.  Mahkeme tarafından dosya kontrol edilerek eksikleri varsa tamamlanır ve mahkemeye geçilirdi. Mahkemeler açık olarak yapılır, isteyen herkes mahkemeyi izleyebilirdi. Verilen hükümler zaman geçirmeksizin süratle yerine getirilirdi.
    Ankara İstiklal Mahkemesi  tarafından görülen dava, tetkik ve incelemeler mahkeme üyesi Kılıç Ali  tarafından “ İstiklal Mahkemesi Hatıraları “ olarak kitap haline getirilmiştir. Burada Birinci ve İkinci Ankara İstiklal Mahkemesinde görülen dava ve tetkiklerden bazıları anlatılacaktır.
Sakarya Muharebeleri’nin devam ettiği günlerde ordunun geri bölgelerinde Çiçekdağı’ nda Dişikilitli denilen bir eşkıya ortaya çıkmıştır. Bu tehlikenin önlenmesi için bir süvari birliği cepheden çekilir ve eşkıya, adamları ile birlikte yakalanır. Kayseri İstiklal Mahkemesine sevki için muhafız taburundan Yzb. Kemal Bey’ in emir ve komutasındaki müfrezeye görev verilir. Müfreze Ankara’ dan hareket ettikten bir gece sonra bir köyde mola verir. Müfrezenin gafletinden istifade eden çete firar eder.
Çetenin kaçmasında kusuru bulunan Yzb.Kemal Bey’ in yargılanması sonucunda, Yzb. Kemal Bey askerlikten çıkarılır ve 15 yıl hapse mahkum edilir.( Yzb. Kemal Bey, mahkeme üyelerinden  Kılıç Ali’nin süt kardeşidir. )
Birinci İstiklal Mahkemesi heyeti Sakarya savaşı esnasında savaştan kaçanları muhakeme etmek üzere Keskin’de bulunmaktadır. O günlerde, askeri hastanede yatanların bakımsızlıktan ve gıdasızlıktan şikayetleri mahkeme heyetine intikal eder. Yapılan inceleme sonucunda depoların ihtiyaç duyulan malzeme ve gıda maddeleri ile dolu olduğu tespit edilir. Konu ile ilgili olan Başhekim’in derhal muhakemesi yapılarak gerekli cezaya çarptırılır.
İstiklal Mahkemeleri, yaptığı mahkeme ve incelemelerde her zaman tarafsızlığını korumuş, hatır ve gönül ilişkilerini dikkate almamış ve gerektiğinde mahkeme üyelerinin yakın arkadaş ve çevrelerini yargılamaktan çekinmemiştir. (Mahkeme heyetinin arkadaşlarından olan Maraş mebusu Tahsin Bey,  Adana Valisi Hilmi Bey çeşitli suçlardan dolayı yargılanarak gereken cezaya çarptırılmışlardır. )
Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da mahkemelerin verdiği kararların uygulanmasında gösterilen titizliktir. Bu konuda asla kimsenin müdahalesine izin verilmemiştir.
Birinci İstiklal mahkemesi sırasında Ankara yakınlarındaki Mali köyünde Hintli bir İngiliz casusu  yakalanır. Derhal mahkemesi yapılır ve idama mahkum edilir. Ancak, İsmet Paşa tarafından Gazi ile yapılacak görüşme sonucuna kadar infazın ertelenmesini Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’ e iletir. Gazi’ ye infazın ertelenmesi düşüncesi iletildiğinde, Gazi tarafından İsmet Paşa’ ya gereken cevap verilir ve mahkemenin vermiş olduğu hüküm geciktirilmeksizin yerine getirilir.
İzmir’de Atatürk’e Karşı Hazırlanan Suikast Teşebbüsünün İçyüzü ve Suikastçıların Muhakemesi
    Birinci Dünya Savaşından sonra ülkeden kaçan İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk memleketi kurtardıktan sonra tekrar nüfuzlarını artırmak ve iktidarı tekrar ele geçirmek için çalışmalara başlarlar. Bu maksatla Milli Kantariye gibi isimlerle Kara Kemal’ in kurmuş olduğu  iktisatçı teşkilat gizli olarak faaliyette bulunmaya başlar.
    Bir ara Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile de görüşme fırsatı bulan Kara Kemal, Gazi’nin  “Milli teşkilata dahil olunuz.” tavsiyesini uygun bulmaz. Kendi aralarında yaptıkları toplantıda da Kara Kemal’ in arkadaşları bu tavsiyeye itiraz eder ve   İttihat ve Terakki Partisi’nin canlandırılması için faaliyete geçilmesini isterler. Toplantıda bulunan eski topçu subayı Bulgurlu Mescitli Hamdi Bey bu fikirlere itiraz eder. Hamdi Bey daha sonra ki günlerde Kara Kemal’i ziyaret ettiğinde Maarif Nazırı Şükrü Bey ile karşılaşır. Şükrü Bey, Hamdi Bey’ i tanımadığından ve düşüncelerini bilmeden  Ankara hükümeti hakkında çok ağır eleştirilerde bulunur. Bunun üzerine Hamdi Bey oradan ayrılır ancak binadan çıktıktan sonra,  beş on adım ileride İzmir Valisi Rahmi Bey’ le karşılaşır.
Olayların akışı incelendiğinde Hamdi Bey’ in karşılaştığı bu kişilerin Gazi’ ye suikast hadisesi ile ilgilerinin olduğu ortaya çıkmıştır.
Kör İhsan Bey’ in tespiti
    Kör İhsan Bey, Kara Kemal’in arkadaşıdır. Bir gün Kara Kemal’ i ziyarete gittiğinde odacı Kara Kemal’in misafiri olduğundan Kara Kemal’in yanına girmesine izin vermez. Odadaki ziyaretçiler, Ziya Hurşit ve Hafız Mehmet Beyler’ dir.
İttihat ve Terakki’ nin Canlandırılması Teşebbüsleri ve Terakkiperverler
    Eski Maliye Bakanı Cavit Bey’in evinde toplantılar yapılmakta ve İttihat ve Terakki namına yeni bir program oluşturulmaktadır. Bu programda ki maddeler Terakkiperver Fırka’nın programı ile uyuşmaktadır. Program, bizzat Şükrü Bey tarafından kaleme alınmıştır.
Siyasi Teşekkül Hazırlıklarından Suikast Teşebbüsüne
    Kara Kemal, yaptığı çalışmalar neticesinde birinci mecliste ikinci grubu oluşturmuş, ikinci mecliste Terakkiperverlere katılmalarını sağlayıp hepsini birden ittihatçıların sinesine çekmiştir. Müteakiben Terakkiperver Fırka nizamnamesi hazırlanarak  Fırka, Rauf Bey, Şükrü Bey, Ali Fuat Paşa tarafından kurulmuştur.
    17 Haziran 1926 : Mahkeme heyeti günlük faaliyetlerini tamamlayıp evlerine döndüklerinde Kılıç Ali’ ye annesi, İsmet Paşa’ nın kendilerini aradığını bildirir. Acele olarak mahkeme heyeti, İsmet Paşa’nın yanında toplanır. İsmet Paşa Gazi’ye suikast girişimini bildiren telgrafı heyete uzatır. Suikast sanıklarından Ziya Hurşit bombalarıyla birlikte yakalanmış ve suçunu itiraf etmiştir. Mahkeme heyeti, derhal olayı tetkik etmek için İzmir’ e hareket  hazırlıklarına başlar.
    Mahkeme heyeti, suikast girişiminin Terakkiperver fırkayla da ilgisi olabileceği değerlendirerek fırkanın tüm üyelerinin tutuklanmasına ve evlerinin aratılmasına karar verir.
    İzmir‘e varıldığında suikast sanıklarının derhal ifadelerinin alınmasına başlanır.  Yapılan inceleme de suikast planının Kara Kemal ve Şükrü Bey tarafından hazırlanmış olduğu anlaşılır.
    Suikast girişiminin İzmir’ de duyulmasından sonra halk galeyana gelerek Gazi’ nin bulunduğu otelin önünde toplanmıştır. Gazi, burada halkı teskin etmek maksadıyla tarihe geçen şu sözü söyler.
    “ Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. ”
     Mahkeme heyetinin Terakkiperver fırka ve bu fırkaya mensup olanlar ile ilgili verdiği kararlar uygulanmıştır. Ancak Başbakan İsmet Paşa, Fırka Reisi Kazım Karabekir Paşa’nın serbest bırakılması için Polis Müdürü’ne emir verir. Bunun üzerine mahkeme heyeti tarafından durum  Gazi’ ye aktarılır ve sorunun çözülmesi maksadıyla İsmet Paşa, İzmir’e davet edilir. İsmet Paşa tarafından mahkemenin çalışmaları, suikast girişimi yerinde incelenir ve zanlıların ifadeleri dinlenir. İsmet Paşa durumun ciddiyetini kavrayarak mahkeme heyetine özür mahiyetinde bir yazı yazması ile durum tatlıya bağlanır.
    Suikast hazırlıkları şöyle gelişmiştir.:
    İstanbul’ da Cavit Bey’ in evinde ve reisliğinde, Kara Kemal’ in yazıhanesinde Şükrü, Ziya Hurşit gibi kişilerle yapılan toplantılarda suikast fikrinin ilk tohumları atılmıştır. Daha sonra sırasıyla bu gruba Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Trabzonlu Mehmet ve yeğeni Vehab katılır.
    Gizli komite namına suikastı fiilen icra edecek olanlar İzmit mebusu Miralay Arif Bey’in evinde,  sevk ve idaresinde defalarca suikast planını gözden geçirirler.
    Suikastın en başta Ankara’ da yapılması kararlaştırılır. Bu maksatla Ziya Hurşit, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf Ankara’ ya gelirler. Ankara’ da bulundukları esnada Ziya Hurşit, Miralay Arif Bey ve Şükrü Bey sık sık gizli görüşmeler yaparlar.
    Suikastın ilk olarak Meclis’ te gerçekleştirilmesi planlanır. Bu maksatla Gürcü Yusuf ve Laz İsmail tarafından Meclis içerisinde yer tespiti yapılır. Ancak, yaptıkları incelemelerde burada suikastı gerçekleştiremeyeceklerini anlarlar. Meclis yerine  Gazi’ nin Ankara kulubüne geliş yolunda pusu kurmayı düşünürler. Mevsim koşulları itibariyle her tarafın karla kaplı olması sebebiyle pusu atma imkanının olmadığını anlayarak bu fikirden de vazgeçerler.
    İzmit mebusu Miralay Arif Bey’in evinde yapılan planlama ve görüşmeler esnasında Şükrü Bey’ de bulunmaktadır. Şükrü Bey, çok alkol kullanan fakat çabuk sarhoş olan bir kişidir.  Böyle bir sarhoşluk esnasında Şükrü Bey, aldığı alkolün de tesiriyle suikast hazırlıkları ile ilgili bazı  imalarda bulunur. Ortamda bulunan Sabit Bey durumdan şüphelenir. Durum derhal Sabit Bey tarafından Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa’ ya iletilir. Rauf  Bey suikast hazırlığını Ziya Hurşit’ in ağabeyi Rasim Bey’ e haber verir ve böylelikle ilk suikast girişimi önlenmiş olur.
    Ankara’daki suikast hazırlığının başarısız olması üzerine Gazi’ nin Bursa seyahati yapacağı söylentileri yayılmaya başlar. Derhal planlara başlanır ancak  Bursa seyahatinden önce İzmir seyahati ortaya çıkar.
    Laz İsmail, Ziya Hurşit ve Gürcü Yusuf suikastı gerçekleştirmek üzere İzmir’ e gelirler. Burada onları Sarı Efe Edip karşılar. Onları  Çopur Hilmi ve Giritli Şevki ile tanıştırır. Suikastın yapılacağı yer kararlaştırılır.
    Gazi’ nin 17 Haziran 1926 günü İzmir’ e varacağı bildirildiğinden gerekli tertibat buna göre alınır. Sarı Efe ile Saruhan Mebusu Abidin suikastın üzerlerine kalmasına engel olmak maksadıyla suikast gününden bir gün önce İstanbul’ a giderler.
    Gazi’ nin 17 Haziran 1926 günü İzmir’ e gelmesi beklenirken Balıkesir’ den geç ayrılması ve İzmir’ e beklendiği gün gelmemesi, Sarı Efe ile Abidin Bey’in ortadan kaybolması Giritli Şevki’yi endişelendirir. Planın ortaya çıktığını ve bu yüzden Gazi’nin İzmir’e gelmediğini düşünen Giritli Şevki, muhbirlikten yararlanarak ceza almamak düşüncesi  ile İzmir valisine suikastı ihbar eder.  Yapılan baskınlar sonucunda tüm suikast ekibi silahları ile birlikte ele geçer.
    İstiklal Mahkemesi tarafından yapılan sorgulama ve incelemede suikast hazırlığında en büyük rollerin Şükrü Bey ile Kara Kemal’ e ait olduğu tespit edilir. Miralay Arif Bey ise böyle bir şeyin asla gerçekleşeceğine inanmadığını  söyler. Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, suikast hazırlıklarından haberdar olup önlemeye çalışmışlardır. Ancak, Kazım Karabekir Paşa ise bu girişimden hiçbir şekilde haberdar değildir.
    Yapılan mahkeme sonucunda Kara Kemal, Ankara Valisi Abdülkadir Bey ve Rauf Bey hakkında  gıyaplarında karar verilir. Firari olan Kara Kemal, Aksaray’ da bir evde sıkıştırılır, yakalanmamak için kendi silahı ile intihar eder.  Ankara Valisi ise  Trakya’ da sınırı geçmek üzere iken yakalanarak verilen hüküm uygulanır.
İngilizlerin Ankara’ya Gönderdikleri Casus Mustafa Sagir Vakası
    İstanbul’ da gizli çalışan gruplardan biri tarafından Hint Hilafet Cemiyetinden Mustafa Sagir isimli birisinin Hindistan Müslümanlarını Anadolu’ da temsil etmek üzere görevlendirildiği hükümete bildirilir. Bu  kişi Ankara’ ya geldiğinde Gazi ile bir görüşme yapar. Yapılan görüşme sonucunda; Gazi tarafından bu kişinin iyi bir casus olduğu ve takip edilmesi gerektiği şeklinde bir değerlendirme yapılır.
    Mustafa Sagir’ in yapılan takibi sonucunda İstanbul’da ki meşhur Nelson’ a iletilmek üzere yazdığı bir mektup ele geçirilir.  Casusluk suçlamasıyla yargılanmak üzere bir numaralı İstiklal Mahkemesi’ ne sevk edilir.
    Yapılan tahkikatta İngilizler tarafından küçük yaştan itibaren özel olarak yetiştirildiği ve İngilizler hesabına Mısır, Almanya, İran ve Afganistan’ da çeşitli görevler yerine getirdiği tespit edilir. Anadolu’ya da milli hareketi başarısızlığa uğratmak ve çeşitli suikastları yapmak ve yaptırmak için gönderilmiştir. Ancak asıl gayesi Gazi’ ye suikast düzenlemektir. Bu maksatla değişik yöntemler planlamış ancak hiçbirini uygulamaya koyamamıştır.    
    Günlerce devam eden mahkemesi neticesinde hak ettiği cezaya çarptırılarak idam edilmiştir.
Ali Şükrü Bey hadisesi ve Topal Osman Ağa
    Osman Ağa aslen Giresun’lu olup bu yöreden topladığı müfreze ile Sakarya Savaşı’ na katılmıştır. Müteakiben bu müfreze ile birlikte Gazi’ nin muhafızlığı ile görevlendirilir.
    29 Mart 1923 günü Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’ in iki gündür ortada görülmediği söylentisi yayılmaya başlar. Ailesi de Ali Şükrü Bey’in akıbetinin araştırılması için hükümete müracaat eder.
    Mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda Ali Şükrü Bey’in kaybolduğu akşamı Osman Ağa’ nın müfrezesinden Mustafa Kaptan ile beraber görülmüş olduğu tespit edilir. Aynı akşam da Osman Ağa’nın evinden bir takım sesler duyulmuştur.
    Bu bilgilerden sonra Topal Osman Ağa ve Mustafa Kaptan için tutuklama emri çıkartılır. Mustafa Kaptan derhal tutuklanır. Firari olan Topal Osman Ağa’nın Ayrancı’da bir köşkte olduğu öğrenilir. Osman Ağa ile çıkan çatışmada yaralı olarak ele  geçirilir ancak hemen orada ölür.
    Osman Ağa’nın Ali Şükrü Bey’ i öldürtme sebebleri mahkeme heyeti tarafından şöyle değerlendirilmiştir. Ali Şükrü Bey’in meclis kürsüsünde İngiliz güç ve kudretinden bahsetmesi üzerine mebuslardan İhsan Bey tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Aynı akşam, akşam yemeğinde olay Gazi’ ye intikal etmiş, Gazi üzülmüş olarak :
    “Arkadaşlar, böyle beyanatta bulunan insanlar  cidden dövülmeye layık adamlardır.” şeklinde bir beyanda  bulunmuştur. Bu cümleyi farklı yorumlayan Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Bey’ i katletmiştir.
    Bir başka sebeb de ölümünden bir süre  önce Ali Şükrü Bey ile Topal Osman Ağa çok samimi arkadaştır. Ali Şükrü Bey, aralarındaki samimiyete dayanarak Gazi’ nin yapmış olduğu inkılaplardan duyduğu rahatsızlıklardan bahseder ve Gazi’nin ortadan kaldırılması gerektiğini söyler. Bunun üzerine Gazi’ye bir fenalık yapmasına engel olmak maksadıyla böyle bir olayı gerçekleştirir.
Miralay Kasap Osman Vakası
    Miralay Kasap Osman Ağa, milli mücadelede çok emeği geçmiş bir şahsiyetti. Ancak, kurtuluşun düzenli ordu ile değil çetecilik ile gerçekleşeceğine inanmaktadır. Düzenli ordu kurulduğunda kendisine farklı yerlerde görev verilir fakat hiçbirinden memnun olmaz.
    Etrafına topladığı bir grup insan ile toplum içerisinde kötü teşviklerde bulunmaya bulunmaya başlar. Bir komplo planı içerisinde iken yakalanarak mahkemeye sevk edilir. Hakkında eski eşini öldürmekten ve toplum içerisinde huzursuzluk çıkartmaktan olmak üzere dava açılır. Toplum içerisinde huzursuzluk çıkartmaktan açılan davadan beraat eder. Ancak,  eski eşini öldürmekten açılan davadan idama mahkum edilir.
   

Kiralık Konak, Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

Kiralık Konak, Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, 1999, İstanbul

Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. yüzyılda görülen ve Tanzimat’la somutlaşan batılılaşma hareketleri, buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler, ahlak, kısacası kültürel değişim.

Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Birçok defalar valiliklerde dolaştı. Şurayı Devlet Azası, Rüşümat Müdüri Umumisi oldu. İnkılâptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu. Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine Hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında birçok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakarıyla ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve birçok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir Frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı. Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi… Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zarafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kâğıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kâfiydi. Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti. Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.

Türk Yazı Devrimi, Bilal N. Şimşir

Türk Yazı Devrimi, Bilal N. Şimşir, Türk Tarih Kurumu, 1992, Ankara

Türk Yazı Devrimi’nin safhaları ve devrimin dünyada uyandırdığı yankılar anlatılmaktadır. 

Eser Türk tarihi ile ilgili değerlendirmelerin yer aldığı birinci bölüm, Sovyetler Birliği ve bağlı ülkelerin Latin harflerine geçişinin konu edildiği ikinci bölüm, Türk Yazı Devriminin ayrıntılı olarak anlatıldığı üçüncü bölüm ile devrimin dış dünyadaki yankılarının üzerinde durulduğu dördüncü bölümden oluşmaktadır.

1928 yılında Türkiye’de yazı devrimi yapıldı. Yaklaşık bin yıldır kullanılmakta olan Arap yazısı bırakıldı, yerine Latin harfleri kullanılmaya başlandı. Türk Yazı Devrimi isimli kitap yazar tarafından Türk kültür tarihinde bir dönüm noktası olan Türk yazı devriminin ellinci yıl dönümü münasebetiyle yazılmıştır. Ancak bazı gecikmeler nedeniyle kaleme alındıktan ancak on beş yıl sonra yayınlanabilmiştir. 
Kitabın birinci bölümünde Türk tarihi ile ilgili değerlendirmeler yer alır. Yazara göre:  Genel Türk tarihi belli bir coğrafya ekseninde gelişmemiştir. Türkler dehalarını değişik eksenlerde birçok devlet kurarak göstermişlerdir. Buna paralel olarak da yer değiştirmiş, din değiştirmiş ve yazı değiştirmişlerdir.
Orta Asya’nın yerli halkı olan Türklerin en eski yazısı hakkında henüz yeterince bilgi yoktur. Bilinen en eski Türk yazılı belgeleri Köktürk hanedanı döneminden VII ve VIII inci yüzyıllardan kalmadır. Bunların en eskisi 688–692 yılları arasında yazıldığı sanılan Gobi yöresi yazıtıdır. Elli yıl sonra 732-733 yıllarında Orhun yazıtları dikilmiştir. Dolayısıyla ilk bilinen Türk alfabesi Köktürk alfabesidir. Köktürk’lerin mirasçıları Uygurlar Köktürk alfabesini bırakmış, Uygur alfabesini geliştirmişlerdir. Türkler aynı dönemde, Sogud, Mani, Brahmi yazılarını kullanmışlardır. Yer yer Tibet, Çin, Moğol-Passepa ve Nasturi-Süryani yazılarını da kullanmışlardır. Dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru Türkler Müslümanlığın ve dolayısıyla Arap yazısının etkisine girmişlerdir. Selçuklular döneminde Arapça, İslam dünyasının artık ortak yazı dili olmaya başlar.
Bu gelişmelerle yaklaşık bin yıl sürecek çile başlamıştır. Çünkü Arapça ve Türkçe arasında yapısal çelişkiler mevcuttur. Bu çelişkileri gidermek maksadıyla zaman zaman Arapça yazısının Türkçe uygulama denemeleri yapılmıştır. Türkçe ile Arapça arasındaki farklılıklara kısa göz atılacak olursa: Türkçe’nin en önemli özelliklerinden birisi ünlülerin bolluğudur. Ancak Arap alfabesinde yalnızca üç ünlü vardır. Yine Arapça’da birkaç kelime tek bir şekilde yazılabilmektedir, örneğin döl, dul, dol sözcükleri Arap harfleri ile aynı kelime ile gösterilebilmektedir. Arapça harflerinin diğer bir özelliği de sözcüğün başında, ortasında ve sonunda bulunması durumuna göre farklı şekil almalarıdır. Basit olarak hesaplanacak olursa, bir harf üç, on harf otuz, otuz üç harfe yükseltilmiş Arap alfabesi doksan dokuz harfli gibi olmaktadır. Bir ilkokul öğrencisinin böyle bir yazıyı öğrenmesi için üç ila dört yıllık bir zaman gerekmektedir. Bu dönemde Arapça ve Farsça bilmeyen bir kimsenin ise Türkçe okuyup yazması olanaksızdır. Arap yazısının asıl güçlüğü buradadır. Arapça’nın Türkçe üzerindeki bir başka yıkıcı etkisi de Türk kitleleri arasında yarattığı şive farklılıkları olmuştur.
Osmanlı Devletini batıya doğru genişlemesi nedeniyle Avrupalılar Osmanlı ile ilişki kurma ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu maksatla, Türkçe’nin Latin harfleriyle gösterildiği çeviri yazıları kullanmışlardır. Çeviri yazı, Osmanlı’da kullanılan harflerin karşılığının Latin alfabesi ile gösterilmiş biçimidir.
Tanzimat dönemine gelindiğinde Türk alfabesi konusunda bir uyanış görülür. Arap alfabesinin Türk diline uymadığı, öğrenilmesi ve kullanılmasının zor olduğu fark edilir. Bu yazının düzeltilmesi veya değiştirilmesi gerektiğini düşünmeye başlayanlar çıkar. Osmanlı aydınları arasında tartışma başlar. Bu dönemde Latin yazısının bir dünya yazısı durumuna geldiği ve Arap yazısından üstün olduğu artık kabul edilir. Osmanlı Devleti bu dönemde uluslar arası yazışmalarda Latin harflerini kullanmaya başlar. Osmanlı imparatorluğunda yaşayan Arnavutlar Latin yazısının ilk kullanan topluluk olur. Türkiye’de dönemin özellikleri nedeniyle Latin harflerinin kullanılması 1928’den önce gerçekleşmez. Bu arada Namık Kemal gibi bazı yazarlar eski harflerin kullanılmasından yanadır. Çünkü eski yazıyla yazılmış yapıtları yeni yazıya aktarmak gerekecektir. Namık Kemal, Osmanlı Devleti bünyesindeki azınlık çocuklarının beş altı ayda okumayı öğrendiklerini, buna karşın Türk çocuklarının ancak üç dört yılda okumayı öğrendiklerini belirtir. Bunun nedeni aslında eğitim sisteminde yattığını düşünmektedir. Tartışmalar sürüp gitmektedir. İkinci Abdülhamit bir aralık Latin harflerini alma eğilimi gösterir, ancak bu düşüncesinin gerçekleştiremez. Bu dönemde iki bin beş yüz yıllık tarihi olan Latin alfabesi diğer alfabelere üstünlük sağlamaya başlar.  Artık posta ve telefon haberleşmelerinde, ticari ilişkilerde, uluslar arası ilişkilerde hep Latin harfleri kullanılmaya başlanır. Başka bir biçimde söylemek gerekirse denilebilir ki; Tanzimatla birlikte Türkiye yazı bakımından bir yol ayırımına gelir. İlerde kesinlikle Batı uygarlığına katılmaya karar verdiği gün, yazısı ile de uygar dünyanın yanında olma gereğini duyar.
İkinci meşrutiyet döneminde yazı tartışmaları artar. Teorik tartışmalardan öteye pratik denemelere de geçilir. Ancak bu dönemin aydınlarının büyük çoğunluğu devrimci değil ıslahatçıdır. Aydınlar, Arap alfabesini tümüyle değiştirmek yerine ıslah etmeyi düşünmektedirler. Arap yazısını Türk diline uydurmak için çeşitli ıslahat projeleri ve düzeltilmiş Arap alfabesi örnekleri ortaya atılır. Ama bütün bu çabalar başarısız denemelerden öteye geçmez ve soruna köklü bir çözüm getirmez. Türk yazı devrimini yapmak Cumhuriyet rejimine kalır.
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ertesinde gerek Türkiye Türkleri gerekse Rusya Türkleri bir devrim çağına girerler. Rusya’da çarlık, Türkiye’de Osmanlı rejimleri yıkılır. Yollar başka başka olsa da her iki ülkede devrimci rejimler işbaşına gelmeye başlar. Türk dünyası, tarihinin en köklü devrimlerini yaşamağa başlar. Yazı devrimi için elverişli ortam oluşmaya başlar.  İlk kez Yakut Türkleri 1918 yılında Latin yazısını kullanmaya başlar. Onları Azeriler izler. 1922 yılında Sovyet Azerbaycanın’da Arap yazısından Latin yazısına yönelme eğilimi belirir. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nde Latin harfleri ile ilgili tartışmalar sürüp gitmektedir. Mustafa Kemal Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk beş yıllık dönem içerisinde konuyu hiç gündeme getirmez. Hüseyin Cahit Yalçın’ın ‘neden Latin yazısının kullanmıyoruz?’ sorusuna ise ‘daha zamanı gelmemiştir’ diye cevap verir. Çünkü bu dönemde genç Cumhuriyet farklı sorunlarla meşguldür. 1924 yılında halifeliğin kaldırılması, 1925’te Şeyh Sait ayaklanması, 1926’da kendisine karşı girişilen suikast, 1927’de de Nutuk’un hazırlanması gündemi işgal etmiştir. Bu dönemde dikkat çeken olaylardan birisi de İsmet Paşa ve Kazım Karabekir Paşa gibi Ulu Önder’in yakın silah arkadaşlarının yazı devrimine karşı olmalarıdır. Özellikle İsmet Paşa Latin harflerinin kullanılmasına karşı direnir, direnişinin gerekçesi ise şöyledir: Kolay yazıp okumaya muhtaç ve alışkın nesillerin birden okuyamaz ve yazamaz hale gelmelerinin hesapsız mahzurları olduğunu düşünür. Bütün bu dirençlerin kırılmasının ardında Atatürk 1928’de yazı devrimini gerçekleştirir.
Yazar, kitabın ikinci bölümünde Sovyetler Birliği ve bağlı ülkelerinin Latin harflerine geçişi üzerinde durur: Sovyet Türklerinden ve diğer Türklerden çok uzak kalan Yakut Türkleri ilk olarak Latin harflerini kullanmaya başlarlar. Asıl önem taşıyan akım ise Yakut Türklerinden sonra Azeri Türklerinin Latin harflerini kullanmasıyla başlar. Bakü’de 1922 yılı Mayıs ayında toplanan Türk Elifba Komitesi, Latin harflerini temel alan yeni bir Türk alfabesi geliştirir. Bu alfabe ile bazı okullarda öğretime başlanır, yeni yüzyıl isimli bir gazete çıkarılır ve devlet dairelerinde de bu alfabe adım adım kullanılmaya başlanır. 26 Şubat-6 Mart tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Birinci Uluslar arası Türkoloji Kongresi toplanır. Sovyet hükümeti, bir Türkoloji Kongresi toplanmasına karar verirken, Türkiye’de hazırlanmakta olan yazı devriminden önce Sovyet Türklerinin Latin yazısına geçişini sağlamayı hedeflemiştir. Böylece Türkoloji’nin merkezinin Sovyet topraklarına kaydığını göstermeye çalışmıştır. Ayrıca Sovyet topraklarında ortaya çıkabilecek Pantürkist akımları önlemeyi, iki akımı birbirine vurdurmayı da düşünmüştür. Bu konularda görüşülen konulardan birisi de Türk alfabesiydi. Azerbaycan diğer Türk devletlerine de bu alfabeyi tavsiye eder. Türkiye de kongrede temsil edilmektedir. Kongrede yeni Türk Elifbası Merkez Komitesi adını taşıyan bir kurul oluşturulur. Bu kurul 1927 yılında ‘Birleştirilmiş Yeni Türk Alfabesi’ adıyla yeni bir alfabe hazırlar. 1928 yılında Sovyetler birliği bir buyrukla bünyesinde bulunan Türk devletlerinin yeni Türk alfabesine geçiş çalışmalarını hızlandırmalarını ister. Sovyet Türkleri yavaş yavaş yeni alfabeyi kullanmaya başlarken Türkiye 1928 yılında harf devrimine geçmiştir. Türkiye gerçek Türk yazı devrimini gerçekleştirmiştir. Bu hızlı geçiş dünyayı şaşırtmış ve devrim dış basında mucize olarak nitelendirilmiştir.
Yazar, kitabın üçüncü bölümünde Türk Yazı Devrimini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır: 9-10 Ağustos gecesi Atatürk, Gülhane parkında eski yazının yerine yeni Türk alfabesinin alınacağını kamuoyuna açıklamıştır. M. Kemal, ‘arkadaşlar güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz’ demiştir. Her şeyde öncü olduğu gibi harf devriminin de öncülüğünü yapmış kitleleri arkasından sürüklemiştir. Gülhane konuşmasından sonra yeni yazı şaşırtıcı bir hızla yayılır. Atatürk milletvekillerini ve aydınları toplayarak yeni Türk alfabesine öncülük etmelerini istemiştir. Daha sonra da bu meşaleyi Anadolu’ya giderek gittiği her yere taşır, kara tahta önüne geçer ve yeni Türk harflerini öğretir. Bu dönemde Atatürk’ün tek tutkusu yeni Türk harfleridir. 1 Kasım 1928’de yeni Türk harflerinin kabulü hakkındaki kanun TBMM’den geçer. Kanunun geçtiği tarihte yurdun büyük bir kısmında yeni Türk harfleri çoktan kullanılmaya başlamıştır. 7 Kasım 1928 günü başbakan İsmet İnönü yeni yazının geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağlamak maksadıyla Millet Mekteplerinin açılacağını duyurur. 10 Ocak 1929’da açılan ulus okullarına devam eden 2.305.924 kişiden 1.124.926 kişi yeni yazıyı öğrenip diploma alır. Yurt genelinde yapılan çalışmalarda beş yılda üç milyon kişi okuma yazma öğrenmiş, okuma yazma oranı üç kat artmıştır.
Yazar, kitabın dördüncü bölümünde Türk Yazı Devriminin dış basındaki yankıları üzerinde durmaktadır: Dış basında devrim son derece önemli bir olay olarak değerlendirilir. Devrim öncesi, dış basında Türkiye hakkında oldukça olumsuz yazılar yazılmaktadır. Devrim sadece Türk halkları için değil Asya devletleri için de bir dönüm noktası olarak kabul edilir.
New York Times devrime şu şekilde yer verir: ‘Kemal Paşa çağımızın baş reformcusudur. Bu konuda çok konuşmaz ama inatçı, savaşkan, gelenekçi bir soyu ıslah eder. Bu büyük Türk yenilikçisi Bab-ı Âli’yi bir kenara itti, İslamlığın başını alaşağı etti, Türk kadınının yüzündeki peçeyi yırttı, Türk erkeğinin başındaki fesi attı.  Batı yasalarını aldı ve şimdi Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin alınmasını irade buyurdu.
National Geographic dergisi konuyu şöyle ele alır: ‘Kalem kılıçtan daha üstünse, Türkiye yeni zaferler kazanma yolundadır.’
Fransız basını olaya şöyle yer vermektedir: Harikulade bir olay, yüzyıllardır içinde bulunduğu siyasal ve sosyal kölelikten kurtulan Türkiye, geçmişin mirasını bıraktığı cahilliğin ağır yükünü de üzerinden atmayı kesinlikle başaracaktır. Harf devrimi, yeni Türkiye’nin gururla seçtiği yükseliş yolunun en kesin, en çetin aynı zamanda en onurlu aşamalarından biri olacaktır.
Kitabın beşinci bölümünde yazar Türk Yazı Devrimi sonrası olaylara değinir: Türkiye Cumhuriyeti dışında kalan eski Osmanlı topraklarında milyonlarca Türk yaşamaktadır. Türk yazı devrimi öncelikle bu soydaşlarımızı etkilemiştir. Hatay, Kıbrıs, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya’da yaşayan Türkler, Türkiye’yi izlediler. O zamana kadar kullandıkları eski Arap yazısını bırakıp yeni Türk alfabesini kullanmaya başladılar. Bulgaristan Türkleri yeni Türk yazısını benimseyen ilk Türk azınlığı oldu ve Türkler ile aynı zamanda yeni alfabeyi kullanmaya başladılar. Bulgar Türklerinin bu girişimi Bulgar hükümeti tarafından durdurulmaya çalışılmış ancak Türkiye’nin üst üste girişimleri neticesinde 1930 yılında Bulgaristan hükümeti Türk azınlık okullarında Türk harfleriyle eğitime izin vermiştir. Ancak 1984’de Bulgaristan’da komünist rejime geçilmesiyle birlikte Türkçe okumak hatta konuşmak bile yasaklanmıştır. 1989’da rejimin değişmesiyle birlikte Türkçe yeniden canlanmaya başlamıştır.
Batı’da durum böyle iken Doğu Türkistan’da Türk Yazı Devrimi etkilerini kısa zamanda gösterememiştir. Bunda en önemli sebep Uygurların bağımsız olmamalarıdır. 1955’te Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde özerkliğini kazanan ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi adını alan Doğu Türkistan’da 1956 yılında Arap harflerinin yerine Kiril alfabesinin kullanılması kararlaştırılır. Daha sonra Çin-Sovyet ilişkilerinin bozulması üzerine Kiril alfabesinin kullanılmasından vazgeçilir. 1965 yılından itibaren Latin harfleri kullanılmaya başlanır. Ancak Çin Suudi Arabistan, İran gibi Müslüman ülkelere jest yapmak için Uygur Türklerinin tekrar Arap alfabesini kullanmasını zorunlu kılmıştır.