Aylık arşivler: Şubat 2012

Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat

Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat, ASAM, 1992, Ankara
Şeyh Sait İsyanı’nı temelleriyle birlikte ele alır.
Ayaklanmalar, insanların  bir arada yaşamaya başladıkları dönemden itibaren görülen toplu olaylardır. Türk ve Türk -İslâm tarihinde de görülen çeşitli ayaklanmalardan hepsinde, ayaklanma faktörleri az  çok aynı iken, hemen hemen hepsinde ortak olan yön dinî içerikli olmalarıdır.
XIX. yy.’da ayaklanmaların yoğunlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması olayı ile yakından ilgilidir.
XVIII. yy.’da Rusya’nın zaman zaman Avusturya ile de birleşerek Osmanlı İmparatorluğu’na saldırısı olmuştur. Ruslar, 1783’de Kırım’ı ele geçirmiş Karadeniz’e inmişlerdir. Bu yayılma stratejisi bir yandan Boğazlar’a karşı, diğer yandan da İskenderun ve Basra Körfezi’ne yönelikti. Rusların bu politikası İngiltere ve Fransa’nın da menfaatlerini tehdit ediyordu. İngiltere ile Rusya arasındaki bu çıkar savaşı İngiltere’yi Osmanlı İmparatorluğu’nu koruma politikasına sevketti. Bu İngiliz politikası, 1878 Berlin Kongresi’ne kadar sürecektir. İngilizlerin bu tutumu, Kırım Savaşı (1853-1854)’nda İngilizlerin Ruslara cephe almasına yol açarken, Boğazlar milletler arası mesele durumuna geldi. İngiltere’nin bu tutumu, Rusya’nın politika değiştirmesine yol açtı. Yeni politikasında Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanları tahrike başladı.
Esasen Fransız İhtilâli’nin getirdiği akımlardan birisi olan özel anlamda milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu bünyesine de sıçramış ve özellikle Hıristiyan tebaada kendisini göstermeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan unsurların millî hareketleri, sevk ve desteklenmelerinde hemen hemen bütün Avrupa’nın parmağı vardı ve Hıristiyan Avrupa olayı, Hıristiyanların Müslüman Türklere direnişi olarak görüyordu. Osmanlı bünyesindeki Sırp, Romen, Yunan ve Bulgar unsurların direnişlerinin çehresinde bu gerçek vardır. Bunların imparatorluk bünyelerinden ayrılmaları Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve teşvikteki işbirliğinin bir sonucudur.
Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması olayı, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin marifeti idi. Amaç, Yunanistan isyanının bağımsızlıkla sonuçlanmasını sağlamaktı. Donanmanın mevcudiyetine rağmen başarıya ulaşmış ve bağımsızlıkla noktalamış bir Yunan isyanı düşünülmezdi. Nitekim bekledikleri sonucu aldılar.
Rusya, Balkanların büyük bir kısmını XIX. yy. içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmayı başarmıştı. Artık Çarlık Rusyası’nın gündeminde, İmparatorluğun doğu toprakları vardı. Bu yeni Rus politikası ile Doğu Anadolu’da olaylar, Ermenileri tahrikle, 1876’da başlatılmış oluyordu. Ermenilerin tahriki konusu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu toprakları ile Rusların ilgilenmesi,İngilizlerin menfaat alanına giriyordu. Böylece Rusya ve İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu kesimi için, Ermeni kozu etrafında menfaat sürtüşmesine girdiler. Hıristiyan Avrupa, Osmanlı bünyesindeki Hıristiyan unsurların hâmiliğini XIX. yy. başlarından itibaren başlayarak sürdürmüşken, bu imparatorluğun içerisindeki Müslüman unsurların isyanına ise, özel menfaatleri gerekli kıldığı hallerde destek sağlamıştır.
1890 yılından sonra, Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki, çeşitli unsurlara duyduğu ilgi yeni bir mahiyet kazandı. Bu yeni ihtiras döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nu yağmalama amacı güdülüyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile Almanlar yakınlaşmaya başlayıp, 1900 yılında Bağdat demiryolu için bu iki ülke arasında dayanışma başlayınca, İngiltere ve Rusya ortaya ‘Şark Meselesi’ni attılar. Bu yeni strateji çok çeşitli taktiklerle uygulamaya getirilirken, kitapta incelenen kısım itibariyle Şark Meselesi, bir yandan Arapları Türklere karşı kışkırtırken, imparatorluğun Türk ve Müslüman olan unsurları arasındaki bütünlüğü de parçalamayı amaçladı. Ermenilerin tahriki yanında diğer yanda da ayaklanmaya teşvik edilen kesim Türklüğün eski unsurlarından ‘Kürtler’di.
M.K. Öke, D. Kınnane ve E.O’Ballance’nin belirttikleri gibi XIX. yüzyılda Anadolu kırsalında bazı isyanlar patlak vermiştir. Ancak, bunlar herhangi bir siyasi muhtevadan yoksun daha ziyade feodal ayaklanmalardır.
Orta Doğu’nun emperyalizmin iştahını kabartan genel ve özel vasıfları vardı. Genel özellikleri arasında, Batının ’emperyalist maddî çıkarcılığı’ ve hususi özellikleri arasında da, Hıristiyan Batı’nın ‘Müslüman Türk’e duyduğu tarihi husumet’ başta geliyordu. 1071-1683 tarihleri arasında ‘Şark Meselesi’ savunmasındaki Avrupa’nın durumunu anlatır, Hıristiyan Batı, Türkleri Avrupa’ya sokmak istememiş, Anadolu’ya giren Türklerin bu topraklarda kök salmasını kabullenmemiş, Rumeli’ye geçişlerini önlemek istemiş, İstanbul’un fethini engellemeye çalışmış ve Avrupa içlerine girişlerine mani olmak istemişti. Şark Meselesi’nin ikinci safhasında, Avrupa saldırıya geçmiştir. Bu dönemde Hıristiyan Batı, Balkanlardaki Hıristiyan unsurları İmparatorluğa karşı ayaklanmaya teşvik etmiş bu maksatla, Bâb-ı Âli’ye baskı yapmış, Türkleri Balkanlardan atmak, İstanbul’u Türklerden geri almak, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprakları üzerinde yaşayan Hıristiyan cemaatleri isyan ettirmek ve Anadolu’yu parçalayarak Türkleri Anadolu’dan çıkarmak istemiştir.
Bu izah ışığında, Anadolu ayaklanmalarının Şark Meselesi’nin maddî, stratejik ve psikolojik sebepleri vardır. XIX. yy. Avrupa’nın sanayi için ham maddeye, üretimi için pazara, sermayesi için emeğe ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçlar için, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprakları çok uygundur. Bu bölge kolonileri, pazarları ve etki sahalarını korumak için stratejik öneme haizdir.
Selçuklu ve Türkmen Atabeylikleri ile başlayan Anadolu Müslüman Türk Tarihi, Osmanlılara gelinceye ve ayaklanmaların yoğunlaştığı son yüzyıla varıncaya kadar bir çok toplu olaya şahit olmuştu. Bunlardan en büyüğü Baba İshak (Babai) isyanı idi. Dinî karakter taşıyan ilk büyük olay olan bu isyanda Baba İshak peygamberliğini ilân edip, 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne baş kaldırmıştı. İsyan kısa zamanda, kadın ve çocukların dışında, binlerce isyancının öldürülmesi ile bastırılmıştı. Ancak, zayıf düşen Anadolu Selçukluları, İran’da fırsat bekleyen Moğolların saldırısına uğradı. 1243 yılında kaybedilen Kösedağ Savaşı’ndan sonra, Anadolu Moğol hâkimiyetine girdi.
Selçuklu Devleti’nin çözülmesinden sonra, Anadolu’da irili ufaklı birçok Türk beyliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan en güçlüsü olan Osmanlılar, kısa zamanda Anadolu’da Türk birliğini kurmayı başardı. Bu Beylik, kısa zamanda üç kıtada hâkimiyet kuran bir İmparatorluk haline geldi. Ancak, XVII. yy. da patlak veren Celali İsyanları’ndan sonra, İmparatorluğun tekrar toplanması mümkün olmadı. XVII. ve XVIII. yy. ıslahatları çöküşü önlemeye yetmedi. İç meselelere sosyal, ekonomik ve politik çözümler getirilemiyordu. XIX. yy.’da, İmparatorluk Batının denge politikası ile ayakta duruyordu. Bu dönemde, Batıdan alınmak istenen teknik bilgi ve metodu kabul edemeyen ve devlete karşı direnen, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ve 1807’de Nizam-ı Cedid’i yıkan Kabakçı Mustafa Cumhuriyetten sonraki ayaklanmalarda ve Şeyh Sait ayaklanmasında da görülmektedir.
Kitapta inceleme konusu olan ‘Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı; Karakteri ve Dönemindeki İç ve Dış Faktörler’in seçilmesi, Şark Meselesi’nin güncelliğine, yeni boyutlar kazanarak devam ettirilmekte olması yol açmıştır. 1980-90’lı yıllarda terörle bütünleşen bölücü faaliyet; irtica-bölücülük, komünizm-bölücülük, mezhep ayrımcılığı-bölücülük, komşu ülkelerle olan ihtilâflar-bölücülük ve terör-bölücülük özelliklerini de beraberinde taşımaktadır. Türkiye’nin rejimi, milleti, vatanı ve kültürü ile, beka ve bütünlüğünü en fazla tehdit eden unsur  ‘bölücülük’tür. Bugünkü bölücü hareketin, iyi anlatılabilmesi için bölücü cereyanın yakın geçmişinin bilinmesi gerekmekte idi. Yaşanan olaylar, yakın geçmişin devamı idiler. Olaylara etkisi olan çevreler ve faktörler de değişmemişti. Bu sebeple Doğuda cereyan etmiş birçok olaydan ‘Şeyh Sait Olayı’ incelemeye alınmış, inceleme yapılırken muhtelif faktörlerin yanı sıra olayın sahneye çıkışında ve gelişmesinde etkili olmuş karşı şöven hareketler yaşanmış ise, olayların bu boyutu da ele alınmıştır.
Kitabın giriş kısmında, 1924 yılı olaylarına ve bu olayları doğuran faktörlerin öncesine dair genel bilgi verilmiştir. Daha sonra, Şeyh Sait olayına geçilmiştir. Olayın karakterini tayin edici slogan ve mesajlar incelenip olayın sonuçları üzerinde durulmuştur. Olayın seyrinden çıkarılan ve karakterinin tayininde yararlı olabilecek tespitler incelenmiştir.
Şeyh Sait olayının anlatımına geçilmeden evvel ismini bu ayaklanmaya veren liderlerin tanıtılmasında zaruret görülmüştür. Karakterine, fiziğine, zihniyetine dair bilgi verilmesi cihetine gidilmiştir. Kendisine yöneltilen ithamlara, her iki taraftan ölümüne sebebiyet verdiği insan sayısı ve yıkılmasına yol açtığı ev adedine dair açıklamalar yapılmıştır.
Şeyh Sait ayaklanmasının Kürtçü bir muhteva kazanması için çalışan Azadi ve Azadi’ye ortam ve kadro sağlayan aynı amaçlı, daha evvel kurulmuş örgütler hakkında bilgi verilmiştir. Bu münasebetle, dönemin bu ideolojiye organlık yapan yayınları ve konuya ilgi duyan diğer yayınları üzerinde durulmuştur. Olaydaki merkez örgüt karakteri arzeden Azadi’nin, döneminin Ermeni ağırlıklı örgütü olan Hoybun ile ilişkileri tartışılmıştır.
Ayaklanma bölgesinin tarihi de müstakil bir bölümde ele alınmış, tarihî seyir içerisinde bölgede yaşamış topluluklar ve kurulmuş yönetimlere dair bilgi verilmiştir. Şeyh Sait olayının karakteri üzerinde ileri sürülen iddialardan birisi de ‘Milli Kurtuluş Hareketi’ olabileceği hususu olunca bölge halkının etnik kimliği de inceleme metnine alınmıştır.
Ayaklanmanın ‘Milli Kurtuluş Hareketi’ olduğu yolundaki iddiaların yoğunluğu, konunun bu yönünün özel olarak ele alınmasını gerektirmiştir. Bu maksatla olayın yakın geçmişine ve aynı dönemdeki bazı olaylara dair de bilgi verilmiştir. Olaydan sonra gelişen ve olayla bağıntısı üzerinde durulan cereyanlara da yer verilmiştir. Bu münasebetle dönemin iz bırakan ve konuyla ilgili olan olaylarından Halit Paşa Vak’asına, ortak muhteva taşıdığı itibariyle üzerinde bazı iddialarla durulan Said-i Nursî’ye yer verilmiştir. Kemalist ideoloji, Kürtçülüğe ve Nurculuğa genel anlamda karşı iken ve inceleme metninin her bölümünde bu husus kaçınılmaz olarak yer alırken, Atatürk’ün özelde Şeyh Sait olayı karşısındaki tavrına açıklık getirilmiştir. Şeyh Sait Olayı merkez alınıp dönemin sosyal ve kültürel olayları üzerinde durulmuştur.
Olayın karakteri üzerinde iddia ileri süren muhtelif örgütlerin görüşlerinden pasajlar ele alınmış her bir görüş, önce kendi içerisinde tartışılmış, daha sonra genel tahlile tâbi tutulmuştur. Sonuç bölümünde ise olayın karakterine konulan teşhis açıklanmıştır. ‘Cumhuriyet’in Kuruluşu ve İlk inkılâp Hareketleri’ bölümünde; Atatürk, TBMM’de oluşan I. ve II. Gruplar karşısında aldığı siyasî tavır, bu grupların doğuşu, gelişmenin seyri ve sonuçlanması, Halifeliğin İlgası, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Haribiye-i Umumiye Vekâletinin ilgası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü konusunda açıklama yapılmış, ayrıca dönemin siyasî kadroları, siyasî olayları ve taraflardan siyasîlerin bu olaylar karşısında sergiledikleri tutumlara dair geniş bilgi verilmiştir.
Kitapta olayın kahramanlarının büyük çoğunluğunun aşiretlere mensup sade vatandaşlar olduğu belirtilmiştir. Soyadı kanunu çıkmadan bahsi geçen bu şahısların isimleri, bazen aşiretlerinin isimleri ve bazen de köylerinin ismi ile birlikte geçiyordu. Aynı şahıs bazen şeyh ve bazen de kayıtlarda sehven seyyit olarak geçebiliyordu. Aynı şahıs, değişik isimlerle geçtiği için farklı mütalâa edilerek yanılgıya düşebilirdi. Nitekim aynı aşiretten sadece ismi bilinen bir şahıs ağa, efendi ve bey gibi farklı ünvanlarla da anılabiliyordu. Bu durum daha farklı tesirlerin de altında resmî zevatda da gözlenebiliyordu. Kuva-yi Milliye döneminde ‘bey’ diye bilinen zevat giderek paşa rütbesi alıyor, iki isimli bu şahıslar çok yerde bir isimle geçebilirken, bazen de iki ismi ile soyadı kanunundan sonra da üç ismi ile geçebiliyordu. Aynı isimli iki, bazen de üç paşadan aynı görev bölgesinde bahsetmek gerekebiliyordu. Bu durumda, ismi geçen şahısların metindeki bilgilerle sınırlı biyografik bilgileri bir araya getirildi. Böylece ileride yapılacak bu alandaki çalışmalar için şahısların tanımları itibariyle ilk adım atılmış oluyordu.
İncelemenin son bölümüne geniş bir resim albümü bulunmaktadır. Bu albümle, olayların okuyucu gözünde müşahhaslaşması amaçlanmıştır. Burada, isyan olayı ile doğrudan ilgili devlet ricali, isyanla ilişkisi ileri sürülen Terakkiperver Fırka’nın ilgililerinin, ayaklanma olayına katılan zevat ve ayaklanmaya fikri zemin hazırlayan örgüt ve basın organlarının mensuplarının resimlerine yer verilmiştir.
Albümden sonra ekler bölümüne yer verilmiştir. Bu bölümde, olay bölgenin etnik kimliğini ve olayların gelişme seyrini gösteren haritalara; isyanla ilgili dönemin yayın organlarından örneklere, ilgili bazı kanun metinlerine, o dönemde dağıtılmış bazı bildirilerle, beyanat metinleri türünden dokümanlara yer verilmiştir.

5.Tim, Abdullah Ağar

5.Tim, Abdullah Ağar, Otopsi Yayınları, 2004,İstanbul    

Kitabın yazarı Abdullah Ağar’ın Bolu Komando Tugayında tim komutanı olarak olarak görev yaptığı OHAL bölgesindeki iç güvenlik harekatında yaşadıkları  anıları içeren  bir çalışma.

    1989 yılında Harp Okulu’ndan mezun olan kitabın yazarı Abdullah Ağar,  Piyade Okulu’ndaki Subay Temel Kursundan sonra  kıt’a hayatına 1990 yılında başlamış olur.
    Bolu Komando Tugayı o dönemde terör olayları nedeniyle  güneydoğuda görev yapmaktadır. Dört arkadaşıyla beraber birliğe katılmak üzere güneydoğu doğru yolculuğu başlarlar. Otobüsle devam eden yolculuk Şırnak’ ta son bulur ve  burada herkes birliklerine gitmek üzere birbirlerinden ayrılırlar.
    Yazar birliğine katılmak üzere helikopter beklemek maksadıyla geceyi Şırnak’ta geçirir. Burada ilk kez çatışmada öldürülen öcüye benzemeyen bir terörist cesedi görür. Ertesi gün aynı birliğe gideceği devre arkadaşı Halit helikoptere yetişemez ve Dedeören üs bölgesinde  bulunan birliğine yalnız katılır.


    Yazarı, bölüğün idari işlerinden sorumlu başçavuşu karşılar. Yaklaşık bir saat sonra aynı helikopter ile devre arkadaşı Halit’te gelir. Muharrem Başçavuş Abdullah Teğmen ile Halit Teğmen’i kalacakları yer olan barakaya götürür.
    Tabur komutanı uyanınca yanına çağırır ve bu zıpkın gibi iki teğmenle  tanışır. Komutan bölük astsubayına gerekli malzemeleri vermesi için talimat verir. Güner Binbaşı iki teğmeni yanına çağırır ve onlara ilk geceden operasyon müjdesini verir.
    Gece operasyon için intikale başlarlar ve sabaha kadar yürürler.    İkinci gece Miren Tepe’de, bölük komutanıyla tanışır. Oradaki en hızlı ve en büyük tecrübe ilk temasla veya arazide gece kalmakla sağlandığı için kısmen tecrübe kazanım yolunda ilk adımı atmışlardır. Üç günlük operasyon bitmiş ve üs bölgesine dönüş başlamıştır.
    Ekim ayının başlarında Şırnak’ın kuş uçuşu 20 km batısında Gabar Dağı’ ndadır. Gabar Dağı’ nın engebeli arazisi kolay kolay geçit vermez. Yürüyüş mesafesi yaklaşık 50-60 km.dir. Artık dağdan o kadar sıkılmışlar ki bir an önce hazar kışlaları olan Bolu’ya dönmek isterler. Fakat İkizce’ye doğru gidecekleri haberini alırlar. Tabii sevinçte beraberinde gelir. Fakat sonradan öğrenirler ki İkizce’den binecekleri araçlar otobüs değil Ballı köyüne taşıyacak operasyon kamyonlarıdır.
    Ballı köyüne geldiklerinde sınıra çok yaklaştıklarını hisseder. Ballı çok büyük harekâtın en kritik üssüdür. Yakın zamana kadar basit jandarma karakolu iken Şırnak bölgesindeki en kapsamlı üs olmuştur. Ballı karakolundan biraz daha ileride “köpek çadırı” adını verdikleri komando çadırlarını kurarlar ve operasyon hazırlıklarına başlarlar.
    Ballı’dan çıktıktan sonra 15 saat yürürler ve Kayseri Hava İndirme Tugayı birlikleri ile buluşurlar. O  birlikten eski arkadaşları ile karşılaşır. Hedefleri yaklaşık kuş uçuşu 12 km, araziden yaklaşık 25 km.dir. Yol güzergâhında “Sinath kampına” doğru giden patikalar vardır, fakat aldıkları eğitim gereği onları kullanamayacaklarını biliyorlardır. Gece olunca İkiz Tepeler civarına tertiplenirler. Gece nöbetleşe uyuyarak geçirirler. Bu tepeler hattında birkaç gün arazi araması yaparlar. Bölgede aşırı derecede mayın vardır. Başka bir birlikten bir yüzbaşı mayına basmış ve ayağını alıp götürmüştür. Dağda görev yapan askerler arasında şu söz çok yaygındır “Herkesin basacağı mayın bellidir”.
    Operasyon sona ermiş ve 8-10 saatlik yürüyüşten sonra başka bir operasyon için Ballı’ya dönmüşlerdir. Burada hem silahların hemde askerlerin bakımı yapılır.
    Gelecek birkaç gün ikinci Kuzey Irak görevi başlayacaktır. Operasyona çıkmadan önce 5.Tim sucuk, kaşar gibi malzemelerden oluşan bir ziyafet verir. O gece yazar, düşünceden uyuyamaz.
    Kuzey Irak’a gidiş zamanı gelmiştir. Çadırlarını toplarlar ve araçlarla intikale başlanır. Sarp ve yüksek kayalıklardan geçildikten sonra arazi artık tanınmamaya başlar, bunun sebebi de ilk kez girilen yerlerdir. Gülyazı’ya gelince Kayseri Komando Tugayı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nında burada olduklarını görür. Burada istirahat ettikten sonra son sigaralar içilir, helalleşilir ve gece karanlığında korucularla birlikte yürüyüşe başlarlar.
    Dağda, her an ve her yerde bir mermi yeme ihtimali vardır. Bu ihtimal gerçekleştiğinde ister asker, ister korucu ister terörist olsun, en güvenli, en etkili yerde ve düşmanından yukarıda olmak ister, işte bu kuralı ne yazık ki en çok asker ihlal eder. İhmalin sebebi yorgunluktur. Boş vermişliğe neden; mukavemetin kırılmış olmasıdır. Ruh, benliğin salladığı zokayı işte burada bu noktada yutar. Uzun uzadıya yürüyüşler askeri yordukça kolay yerden gitme eğilimi artar. Bu mahkum düşük irtifa araziden, kolay yürünen yerlerden geçme şeklinde kendini bulur. Arazide intikal eden askerin başına ne zaman kötü bir olay gelmişse, kö¬keninde yüzde doksan bu davranış vardır.
    Yazarın yaşadığı her zorluk, fazlasıyla onların başında da vardır. Hele, o ağır silahları ve mühimmatları taşıyan Mehmetlerin hakkını kim ödeyebilir? Yorgunluk sınırını çoktan aşmışlar, iradelerini ortaya koyarak mesafeleri aşmaya çalışırlar. 5. Timin hali artık iyi değildir. O güler yüzlü habercisi bile, asık yüzlüdür. O anda yaşanılan şeyler, pek çok insanın tatmak dahi istemeyeceği cinsten duygulardır.
    Bu uzun yürüyüşten sonra Düğün Dağı “Gelin”lerine kavuşur ve dağın yamaçları karınca yuvasını andırmaktadır. Her tarafta bir hareketlilik vardır. Askerler kendilerince bir şeylerle uğraşmaktadırlar. Helikopterlerin birisi inip, diğeri kalkmaktadır. Dağın 5.Tim tarafına havanlar mevzilenmiştir. Görünmeyen hedeflerine ateş etmektedirler. Yukarılarda bir yerlerde koca bir ateş yanmaktadır. İşte harekatın ileri üssü ve o üssün içindeki ileri karargah burasıdır. Gelecek günlere hazırlanmaktadır.
    Teröristler “Türk Ordusu Kuzey Irak’a giremez” propagandası yapmaktadır. İntikal esnasında bölüğün üzerinden mermiler geçmeye başlamıştır. Yazar durumu anlamaya çalışmaktadır. Mermilerin havayı yararken çıkardıkları ses duyulmakta, patlama sesleriyse uzaktan gelmektedir. Perde açılmış, ilk müsademe başlamıştır. Kuzey Irak’a giren Türk askerleri, ilk defa mermi yerler. Bu atışlara karşılık vermeye güçleri yoktur. Onlara uzak mesafededir. Durum, daha çok önlerindeki ikinci bölüğü ilgilendirmektedir. Bu atışların türü tacizdir. Yaşanılan bu durumun kendine özgü bir anlamı ve o anlamın gerektirdiği bir hareket tarzı onları da beklemektedir. İlerlemek zorunda oldukları bir zamandır.
    PKK’nın onları gözetlediğini ve takip ettiğini hissederek ilerlemeye devam ederler. Geceyi burada geçireceklerine dair emir gelir. Artık asker uyuyacaktır. Yazar yardımcısı Ahmet Asteğmeni yanına çağırarak gece için tedbirler almasını söyler. 5.Tim ne kadar yorgun olursa olsun tecrübelidir.
    Sabah yine intikal başlar. Önlerinde derin bir vadi vardır. Tek taraflı emniyetin bile yeterli gelmeyeceği kadar derin, dar ve diktir. İçinden akan bir su vardır. İlk operasyonda dolaşılan yerlere; Sinath Vadisi’ nin girişine kadar uzandığını tahmin edilmektedir. Eski bir patika üzerinde yürümeye başlarlar. Sonra kendilerini aniden düz bir zemin üzerinde bulurlar ve orası da Irak ordusundan kalmış bir helikopter pistidir.
    Gerilla Harbi doktrinlerine dayalı mücadele anlayışı gün geçtikçe daha fazla işlerlik kazanıyor. Güneydoğu’da yaşananlar, harp literatüründe köklü değişikliğe yol açabilecek sayısız tecrübelerle doludur. Genel taktik anlayışında, gündüz uygun olmayan koşullarda bir çatışmayı kabul etmemek vardır. Gece ise, gece geleni saklar.
    Operasyonun bir sonraki safhasıyla ilgili emir, önlerindeki geceyi ilgilendirmektedir. Tabur öncüsü kura ile belirlenir, İkinci bölük şu an bulunulan yerde kalacak Muharrem Üsteğmenin bölüğü öncü bölük olacaktır.
    Her birlik kendisine tahsis edilen ara hedefleri ele geçirerek alanı temizleyecek, sonra da nihai hedefte buluşacaktır. Ara hedefler kritik olarak kabul edilse de, asıl hedefe yönelen akışta, ele geçirilmesi ve devamlı kontrol altında tutulması istenmiş ve plan buna göre yapılmıştır. Bu anlamda birinci hat birlikleri olarak ifade edilen Abdullah Teğmenin taburu, Özel Kuvvetler ve bir jandarma taburu, üç ana mihverden sızarak başladıkları harekatı, kendi cephelerine çatan hedefleri ele geçirerek devam ettirecekler, en sonunda da ”Düğüm” denilen tepede buluşacaklardır.
    Operasyon için intikale başlanır. Sanki iniş hiç bitmeyecek, derken nihayet biter. Ancak ağırlık noktası yön değiştirince, bütün yük onların ayak parmaklarına biner, parmaklar dışarıya fırlayacakmış gibi postalların önünü zorlar.Kol başı, vadi tabanını geçerken bir süre beklerler. Tabanda oluşmuş büyük bir açıklık ve önlerin de koca bir kaya bloğu vardır. Yardımlaşarak onu da aşarlar ve nihayet sırtın üzerine çıkarlar. 6 saate yakın bir intikalle oraya gelebilmişlerdir. Evet, beklenen an gelmiştir artık,  bir çatırtının kopmasıyla ortalık kızılca kıyamete döner. O güne kadar görmedikleri bir yoğunlukta mermi yağmurudur. Üçüncü bölük çatışmaya tutuşmuştur. Ülke sınırları içerisinde vurkaç taktiğini uygulayan PKK sanki burada bulunduğu yerleri savunmaya kararlıdır.
    Teröristler önden giden 3 nci bölüğün değil, tüm kayalıklar tutulmuştur. Yazar bölük komutanına araziyi ve teröristlerin yerini ve kendi planını anlatır. Bölük komutanı planı uygulamaya karar verir. 5.Tim manevraya başlar. Zirveye yaklaşılırken silahların emniyetleri açılır ve birazdan temas sağlanır. Timin sıhhiyecisi ilk etapta vurulur. Yazar, sıhhiye eri İsmail’e ulaşmaya çalışırken bir terörist ile karşı karşıya kalır ve ateş eder ve teröristi göğsünden vurur. Fakat İsmail’i bir türlü çekemezler. Bu esnada Abdullah Teğmenin yanına bir roket düşer kendisine bir şey olmaz aksine roketin düştüğü tarafın ters istikametindeki bir asker yaralanır. Yaralanan askeri de diğer yaralı olan askerin yanına götürürler.
    Teröristler o çatışmada 5. Time 150 – 200 roket atarlar. Yazar, bölük komutanına 5.Timi ateş tutmayan bir yere çekmek için teklifte bulunur. Ve zorlu bir mücadeleden sonra zayiatsız bir şekilde güvenli bölgeye çekilebilirler. Bölgeyi ateş altına almak için uçaklar gelir. Hedefe bombalarını bırakırlar. Bu esnada iki askeri daha yaralanır.
    Özellikle, yeni tertipler için, bir teröristi yakından görmek önemlidir. Mücadele ettiği adamın neye benzediğini hepsi bilmek ister. Bu hem merak, hem de bir ihtiyaçtır. Görmemiş bir asker için terörist; uzaydan gelmiş bir yaratık gibidir. Karanlık çöktüğünde, dört beş askerle beraber, teröristin cesedinin bulunduğu yere giderler. Cesedi bir pançonun içinde düz bir alana indirirler. Onlar PKK’nın içindeki sünnetsizlerdir. Bunun örneklerinden bir tanesi de, Görümlü Köyünde yaşanmıştır.
Görümlü, Cudi Dağı’nın güneyinde, Hırçi ve Ezmin Tepe’ lerin altındaki bir köydür. Yakınlarında konuşlanmış Komando Taburu karanlık bir haziran gecesi basılmak istenmiştir. Bilinen en çetin baskın teşebbüslerinden birine, bütün gece boyunca karşılık veren tabur, ertesi sabah durmamış; üzerine gelenlerin üzerine gitmiştir. Sonuç; saklanmaya çalışılan gerçeğin ta kendisidir..
    Ele geçenlerden birisi de köyün imamıdır. Ve bu imam sünnetsizdir. Döşaçan Teğmen’le, Subaşı Astsubay, imamın koynundaki haçı da bulurlar. İmamın evinin gizli bölmelerinden İncil toplarlar. Şüphelenip, duvarda asılı duran resmin arkasına da bakarlar ve bir de ne görsünler? Sünnetsiz imam poz vermiş; bir elinde koskoca bir roketatar, yanında da sevgili Apo’cuğu vardır.
Sünnetsiz bir misyoner ajanın, o dağ köyünde olmasının ciddi bir sebebi vardır. Ve o sebep, askerin ne ile neden mücadele ettiğini de anlatır. Bu oyun, 1700’lerde başlayan; “böl-parçala-yok et” hesabının bitmeyen ve bitmesi hiç istenmeyen yanıdır.
    Gecenin sabaha dönen yüzünde bir askeri koşarak yanına gelir. Komutanım “Havar mı navar nı” sesler duydum, “galiba birileri geliyor” der. Şüphelenip o bölgeye askeriyle beraber yönelir. Birden karşılarında teröristler. İlk hamlede tetiğe basarken birden bir sıcaklık hisseder. İşte o an yaralandığı andır.
    Yazar sürünerek geri gelir fakat arkada çatışma devam etmektedir.     Sol tarafta dün öldürdükleri teröristin cesedini görür. Daha sonra aşağıdaki Jandarma Taburuna yürüyerek kısmen sendeleyerek ulaşır. Doktor 3 delik var komutanım diye seslenir. Bulundukları bölgeye helikopter indiremediklerini kendisi de bilmektedir. Helikopter beklerken bu esnada tim komutan yardımcısı Ahmet Asteğmenin, dedektörcü askerlerle kendisine teröristi haber vermeye gelen askeri de kaybettiklerini öğrenir.
    Burun delikleri sızlamakta, dudakları titremektedir. Gözleri dolar, sonra da boşanmaya başlar. Bir şeyler konuşmaya çalışır beceremez. Zaten konuşacak şey yoktur. Hissedilen şey anlatılabilecek şey değildir. Bunlar kelimeye nasıl dökülür? Bilemez. Başını yana çevirir ve öylece kalır. Gözleri semaya dikilir ve öylece, göz yaşı boğazını tıkar.
    Daha sonradan ilk yaralanan asker olan sıhhiye eri İsmail’ ide kaybettiklerini öğrenir. Büsbütün içi burkulur. Helikopter gelir. Abdullah Üsteğmen ve onun gibi yaralı 4 askeri ve bir de şehidi alarak Şırnak İstikametine koyulur. İlk tedavi Şırnak tugayının revirinde yapılır. İlerideki iki bölüğün komutanları da yaralanmıştır. Onlarda diğer odalarda yatmaktadır. İlk ziyaretçileri pilotlardır.
    Abdullah Üsteğmen ailesine bu haberi nasıl vereceğini düşünmektedir. Haberi kontrolsüz bir kaynaktan alıp, evhamlanmalarını istemez. İnsanlara kötü bir haber vermeden önce, alıştıra alıştıra söylendiğini düşünür. Telefonda abisi ile görüşür ve olayı anlatır. Ve üzerinden büyük bir yük kalkar.
    Hastanedeki havayı yoklayınca çatışmanın sadece 5. Tim bölgesinde değilde, hem özel kuvvetler hemde 3. bölük bölgesinde olduğunu anlar. Hastanede yatarken komutanlar ziyaretine gelir. Asayiş Komutanı, Kendi Tugay Komutanı ve yanında diğer paşalar. Onunla sohbet ederler ve geçmiş olsun dileklerini söyledikten sonra ayrılırlar.
    Hastanede o hariç 5.Tim’ den 4 yaralı er daha vardır. Onlarla oradayken arkadaş havasında sohbet eder, onların sorunlarını aileleri hakkında anlattıklarını dinler. Yaşadıkları olayları hep beraber konuşurlar ve durumları değerlendirirler. Askerle yaralı muhabbeti yapmak ne zor olduğunu farkındadır. Onlara şefkatli, sevecen davranmayı beceremez, fakat bunun yanı sıra, kalpleri kırılacak diye de, ödü kopar. Dağda iken çok rahat anlaşıyordu. Orada sertlikle kıvam bulmuş bir sevgi hali vardır. Birbirine güvenen ama hiç bir zaman buna güvenmeyen bir üslup ortaya koyulurdu. Bilinir ki ; “Güven, kontrole mani değildir” Asker yaptığını yeterli görür, komutansa bu fikri çoğu kere paylaşmazdı.
    Yazar istirahatlı olarak Şırnak hastanesinden taburcu olmuştur. Oradan direk havaalanına oradan da memleketi Ankara’ya doğru yol alır.
    Uçak Ankara’ya geldiğinde bütün ailesi havaalanındadır. Bütün aile özlemle sevgiyle onu kucaklar. İstirahatını evde geçirir. İstirahat süresi bittiğinde rahatsızlığı bitmediği için Gülhane’ye gider ve orada onu müşahade altına alırlar (illa yatacaksın). Buradaki tedavisine müteakip taburcu olur.
    27 Ekim sabahı güneş doğmadan önce yaralanmasının ardından yaklaşık üç ay geçmiştir. Evinde istirahatını geçirirken birliğinin Güneydoğu’dan döndüğünün haberini alır ve onları karşılamaya Bolu’ya gider. Onlara en çok, yaralanma olayından sonra ne yaptıklarını sorar. Kuzey Irak’taki görev devam etmiştir. Tam anlamıyla final yaşanmıştır. Yaralandığı olay, teröristler için bir hüsran olmuştur. Terör örgütünün arzu ettiği bir şey vardır. Ancak sonuç istedikleri gibi olmamıştır.
    Yusun Üsteğmen, çatıştıkları tepelerin ardında çok sayıda cesetle karşılaştıklarını anlatmıştır. Sayıyı tam bilememektedir. Mağaralara, inlere, kaya yarıklarına sakladıkları, uçurumdan attıkları ya da gömmekten imtina ettikleri cesetler kokmuştur.
    Genel bir değerlendirmenin yapıldığı bu son bölümde, oyunun sanıldığından daha büyük olduğunu artık çok daha iyi bilmektedir. Bölücü örgütün ardındaki desteği görmekte ve sınır komşularının bile, bu destek içinde sadece bir maşa olduğunu değerlendirmektedir. Bölücülük, çağları ve mekanları kuşatan bir mücadele olduğundan bahsetmektedir.
    Tedavisi bittikten sonra birliğine katılır. Askerle aylar sonra bir içtimada karşılaşacaktır. Aralarında çok sıcak konuşmalar olur.
    Yazarın tayini Özel Kuvvetler Komutanlığına çıkar. Özel Kuvvetler, Türkiye’nin en aktif birliklerden bir tanesidir. Tabur komutanı yanına çağırır ve “paçanı ucuza kaptırma”  diyerek nasihatte bulunur.
     Bolu’dan ayrılmadan önce bir tören düzenlerler. Tugay personeli aileleriyle birlikte katıldıkları bir yemektir düzenlenir. Tugay komutanı törende şiltini verir. Gözünü açtığı bu Bolu Komando Tugayından ayrılmak onda burukluk yaratır. Ayrılırken en son 5. Timdeki askerleriyle vedalaşır fakat onlarla konuşmak çok zor olur.